Molla Cami

Chat Tehlikesii

Chat Tehlikesii

..

İnternet ortamında ciddi bir chat tehlikesi söz konusudur. Toplumun bu alanda bilinçlendirilmesi gerekmektedir.

Sağ sol dinli dinsiz kişilerin ideolojik yapıları ya da maddi hiç bir kaygı gütmeksizin bu alanda kapsamlı bir işbirliği içine girilmeli ve toplum CHAT alanındda biliçlendirilmelidir.

Rüya tabiri denince “İbn-i Sirin”

Basralı Muhammed, kara kaşlı, kara gözlü, inci dişli, güleç yüzlü bir gençtir. Zevkli giyinir ve daima çiçek gibidir. Nasıl görür, nerede karşılaşır bilemiyoruz ama devlet adamlarından birinin karısı ona gönlünü kaptırır. Kadıncağız kara pus kara yas oturur, yemeyi içmeyi unutur.

Mübarek Üç Aylar ve Receb-i Şerif

Müminlerin heyecanla beklediği mübarek üç aylar'ın başlangıcı olan Receb-i Şerif, bugün başladı.

Mübârek recep ayı, Kamerî ayların yedincisidir. “Eşhuru hurum”dan olan bu ay, ŞEHRULLAH yani Allah Teâlâ’nın ayıdır. Bu aya oruçlu girmeli ve bu ayda çok iltica etmelidir.

Recep ayının 1’inci günü oruç tutanlara 3 senelik, 2’nci günü oruç tutanlara 2 senelik, 3’ncü günü oruç tutanlara ise 1 senelik nâfile oruç sevâbı verillir. Bu, hadîs-i şerîf ile sâbittir. Üç günden sonra her gününe birer ay oruç sevâbı verilir.

Bu ay Cenâb-ı Hakk’a mahsus bir ay olduğu için yalnız Zât-ı İlâhi’yi bildiren İhlâs Sûresi’ni çok okumak lâzımdır. Bilhassa bu aya hürmet olarak, ayrıca günde 11 defa İhlâs-ı Şerif okumalı, tevhid, istiğfar ve salavât-ı şerifeyi ihmâl etmemelidir.

Yardım ve Dayanışma Ahlâkımız

Allah için bir başkasına yardım etmek, gücü yettiği kadar iyilik ve ihsanda bulunmak, muhtaçların derdiyle dertlenmek, kalpteki iman ve irfanın sonucudur.

Bu ahlâk aynı zamanda insanın içini yansıtan bir ayna, iman ve ihlâs seviyesini ölçen bir mizandır.

Allah için sevemeyenler, malından veremeyenler, Allah yolunda canını hiç veremezler.

Malından ve canından cimrilik edip Hakk’ın ve halkın hukukunu çiğneyenler, dünya ve ahiret mutluluğuna eremezler.

Nitekim ruhun saadeti, Allah için sevgi ve hizmette gizlenmiştir.

Mümin yani inanan insan, yüce Allah’ın “el-Mümin” ismi şerifini taşımaktadır. Kâmil mümin bu ism-i şeriften payını almış, onunla sıfatlanmış kimsedir.

Çiçeklerin Dili

Adı, rengi ne olursa olsun, kokusu nasıl olursa olsun, her çiçek aynı dilde yazılmış bir mektuptur. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı durumlarda bu yüzden hep ona, onun lisanına müracaat edilir. Kırılan gönüller ancak arada o varsa yeniden yumuşar. Unutulan vaatler ancak araya o alınırsa affedilir.

Pörsüyen çiçekler içindir ağladığım. (A. Vahap Akbaş)

Tenha bir yolun kıyısında... Hep aceleci insanların yürüdüğü bir parkta hayatın tüm telaşından habersiz... Acemi ve mahmur bakışlarla etrafa göz gezdirirken... Küçük bir çiçeğin yüzüne eğilip ona selam verdiğiniz baharın üzerinden kaç bahar geçti? Her gün onlarca küçük kuşu yapraklarının arasına toplayan sarmaşığın farkında mısınız? Ya bu coşkulu sarmaşığın dallarının bu yıl nerelere kadar uzadığına dikkat ettiniz mi? Kapınızın önündeki akasya, siz farkına varmasanız da kaç kez süslenerek önünüze durdu mahcup bayram çocukları gibi. Her gün önünden geçtiğiniz ıhlamur, iğde…

Biz Yanlarında Olmayınca

Ayakları üzerinde duramayan ve bizden uzaklaşma emareleri gösterenlere karşı sorumluluğumuz var. Onlarla bağımızı koparmamamız gerekiyor. Zira unutulan insana birileri, bir çevre mutlaka sahip çıkar. Ya da nefsi ve şeytanıyla başbaşa kalır.

Etrafımızda tanıdığımız pek çok insan vardır. Hayatları sıradan bir şekilde devam ederken birden değiştiklerini ve Allah’a yöneldiklerini görürüz.

Bazen bir Cuma sohbeti buna vesile olur. Vaizin insanı kalbinden yakalayan konuşması dinleyenin içinde var olan cevherin birden ateş almasına neden olur ve ortaya çok güzel bir müslüman çıkar. Bazen arkadaşların tavsiyesiyle Eyüp Sultan’da kılınan bir sabah namazının manevi atmosferi insanı kucaklar, bir mübarek sahabi ile aynı safta namaza durmuş gibi bir başka iklime dalar ve namaz sonrasında türbenin yanında ellerini Rabbin huzuruna açarak hayata çok farklı devam edeceğine dair söz verir. Bazen Efendimizin sakal-ı şerifini ziyaret, bazen musallâda yatan bir ölünün sessiz seslenişi, bazen bir sel veya deprem insanın hayata yeni bir başlangıç yapmasına neden olur.

Sebepler ve Tevekkül

Dinimizin bizden istediği hareket tarzı, sebepleri son derece ciddiye almak, bir sonuca ulaşmak için bütün gerekenleri yapmak ve fakat asla sebeplere itimat etmemektir. Sonucu sebepleri de yaratan Allah’tan bilmek, daima O’na güvenmek, O’na dayanmaktır.

İçinde bulunduğumuz dünya hayatı, maddi alemin bir parçasıdır. Cenab-ı Hak madde alemini yaratırken, onun ayrılmaz bir özelliği olarak sebepleri de beraberinde var etmiştir. Bu alemdeki işleyiş sebep-sonuç ilişkisine göredir. Her sebep bir sonucu, her sonuç yeni bir sonucun sebebini doğurur.

Sebep sonuç ilişkisi

Kainattaki işleyişin sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde yürüyor olması, bir yandan da insanoğlunun imtihanıdır. Onun sebeplere mi yoksa o sebeplerin ardındaki ilahî güce mi güvenip bel bağlayacağı bu imtihanın başlıca konusudur.
Eğer kul, sebeplerin ardındaki eşsiz ve kesin gücü fark eder ve ona itimat ederse ne âlâ. Değilse, dünyaya taparcasına bağlanan, olup biten her şeyi maddi sebeplerle izah etmeye çalışan, işin manevi tarafını ıskalayan, kalpsiz, maddeci bir varlık olup çıkar. Bu zihniyetle yetişen tüccar sermayesine, toprak sahibi mahsulüne, makam sahibi koltuğuna ve ilişkilerine güvenir.

Namaz Merkezli Bir Hayat

Namazda hayata ara verilir, tamamen kulluğa yönelinir. Bunun için secde insanın Allah’a en yakın olduğu andır ve namaz bütün ümmetlere farz kılınmıştır. Böylece insanın yaratılma sebebi olan kulluk namazla bütünleşmiş, doğru yolda olanlar hayatlarının merkezine kulluğu, kulluğun merkezine de namazı koymuşlardır.

Dilimize Farsça’dan geçmiş olan namaz kelimesi köken olarak “birine boyun eğerek veya diz çökerek saygı gösterme” anlamına gelir. Arapça’da namazı ifade etmek için başta “salât” olmak üzere “dua”, “zikir” gibi pek çok kelime kullanılır. Kur’an-ı Kerim’de de geçen bu ifadeler namazla ilgili çeşitli çağrışımlara yol açar. Dua, namazın Allah’a karşı bir yakarış olduğunu, zikir sürekli Allah ile birlikte olmanın en etkili yolu olduğunu hatırlatır.
Allah Tealâ Zâriyat suresinin 56. ayetinde insanları ve cinleri ancak kendisine kulluk etmek için yarattığını ifade buyurur. İnsanoğlu yaratıldığı ilk andan beri ibadetle yükümlüdür. Rabbi karşısında eğilmek ve acizliğini ifade etmek durumundadır.

Din Kimin Emrinde?

Dini ve dünyayı batılılar gibi anlama hastalığına tutulalı beri, kimi müslümanların İslâm hakkında tuhaf ve yabancı fikirler üretmeye, şimdiye kadar rastlanmamış yorumlar yapmaya başladığını görüyoruz. Batılıların kendi geçmişlerinde Hz. Musa ve Hz. İsa a.s.'ın tebliğ ettiği dine reva gördüğü muameleye, bugün bir kısım müslümanlar da kendi dinlerini reva görme sevdasındalar.

Bugün Hıristiyanlık hakkında bizzat hıristiyanlar tarafından üretilmiş muhtelif bakış açıları var. Bunun sebebi, dinlerini keyfi yorumların tahribinden koruyacak mekanizmalardan mahrum bırakmış olmaları. Mesela İnciller'in Afrikalılara göre farklı, Avrupalı ve Amerikalılara göre farklı yorumlarından söz edilmektedir. Keza kadınlara ve erkeklere, zencilere ve beyazlara göre değişen İncil yorumları bulunduğunu yine bizzat Batılılar söylüyor. Katolik, Protestan, Ortodoks mezheplerinin İncil yorumları arasındaki farklılıklar zaten malum. Adeta her hıristiyanın kendine mahsus bir Hıristiyanlık anlayışı var.

'Feth'in öteki yüzü!

İstanbul kuşatması kısa sürdü: 54 gün. Konstantinapol bitik haldeydi. Bizans, sur içi hariç bütün periferisini kaybetmişti.

Bizanslılar kendilerini kuşatan gücün diriliğine rağmen şehirlerini kahramanca müdafaa ettiler. Bizans'ın son imparatoru Konstantin fethin ilk günü çarpışmalar esnasında öldürüldü. Evrensel Ortodoks Kilisesi'nin kalesi böyle düştü.

O günden beridir "Feth"i kutluyoruz; tarihin önemli hadiselerindendir ve temsili anlamı çok büyüktür. Osmanlılar fetihten önce de dikkate değer bir güçtü; Avrupa'da kazandıkları yerler, Anadolu'da kontrol edebildiklerinden fazlaydı. İstanbul'un fethinden sonra bizimkiler "Kontinental" ve merkezî güç haline geldiler. II. Mehmet, hayranlık uyandıran bir siyasi basiret gösterisiyle "Roma"yı tevârüs etti ve süratle İstanbul'u tesâhüb etmeye girişti.

İçimizdeki Hurafeler

Hurafe sözlükte saçma, uydurma, anlamsız boş şey, gerçek olmayan söz, tutarsız düşünce, asılsız inanç ve mesel anlamlarına gelir. Dini bir terim olarak ise hurafe, hiçbir hakikate dayanmayan, tamamen vehim ve hayalden ibaret olan asılsız, boş ve batıl inançlar ve düşünceler ile bunlara bağlı olarak yapılan davranışları ifade eder.

Hurafenin bu durumuna açıklık getirebilmek için, dine sonradan katılan diğer bir unsur olan bidat kavramına da kısaca değinmek gerekir. Zira aralarında bazı farklar bulunmaktadır. Bidat, dinde aslında olmadığı halde inanç ve ibadet alanında sonradan icat edilen inanış ve davranışları ifade eder. Daha açık bir ifadeyle, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında olmayan veya meşru görülmeyen bir inanış, ibadet, dini anlayış ve davranış bidat kavramı içinde yer almaktadır.

Gece Halleri

Gece ve gündüz… Ömrümüzü oluşturan iki farklı zaman ve boyut. Ay ve güneş birbirinden ne kadar farklıysa, gece ve gündüz de o kadar farklıdır. Bu, insana da yansır. İnsan gece gündüz aynı halet-i ruhiye ve psikolojide değildir. Çünkü gece ve gündüz sadece dış dünyada oluşmaz, iç alemimizde de meydana gelir. Bizi saran biri beyaz diğeri siyah bu iki örtünün altında ve içinde layıkınca ve mucibince yaşamak kalır bizlere. Çünkü rızık da rahmet de sa’y ister, gayret ister, talep ister. Ve şu meşhur “Dünya ahiretin tarlasıdır, burada neyi ekerseniz orada onu biçeceksiniz” hadisi en nihayetinde gece ve gündüz için de geçerlidir. Ne ekilirse onlarda, o biçiliyor ve biçilecektir. Pekiyi ne ekiliyor günümüzde? İnsanlar neler bırakıyor gece ve gündüzün heybesine? Gündüzü başka bir sayıya bırakarak, gecedeki ahvalimize bakacağız bu yazıda.

TV OLMADAN ASLA!

Malum; geçimin zor, ihtiyaçların bol olduğu bir devirde yaşıyoruz. Çoğunlukla tüm aile bireyleri olarak çalışıyor, rızkımızı temin yolunda gündüzleri zihnen ve bedenen epeyce koşturuyoruz. Akşamları ancak geç saatlerde evlerimize varabiliyoruz. Zaten varmakla kalıyor çoğu kişi.

Kaza Bela Sandığı

Bazen halktan insanların masumane tutumlarını din adına hurafe olarak nitelemek, bir yanıyla modernizmin tasallutuna, bir yanıyla da dinî mevzulardaki “aydın” cehaletine işaret etmektedir.

Kasiyere hesap ödemek üzere önümüzde bulunan müşteri arkasındakilere döndü, “Hurafe bunlar!” dedi yüksek sesle. Şaşkın şaşkın baktığımızı görünce ilave etti: “Sadaka diye üç kuruş verip musibetlerden kurtulacaksın! Akıl alacak iş mi şimdi bu? Böyle hurafelerle güzel dinimiz ne hale sokuldu!”

Kasiyerin bulunduğu yerin yakınına kumbara şekline getirilen büyükçe bir camekân yerleştirilmiş, üzerine de “kaza bela sandığı” yazılmıştı. Göründüğü kadarıyla müşteriler hesaptan artan bozuklukları sadaka niyetiyle buraya atıyorlardı. Adam bu yardım toplama tarzına kızmıştı anlaşılan.

Şairlerin Sultanı'nı rahmetle anıyoruz

Üstad Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergiler ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Tek parti yönetimine muhalefeti neticesinde hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi, makaleleri Büyük Doğu'nun yanısıra Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Millî Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı.

Sultan-üş Şuara üstad Necip Fazıl Kısakürek 26 Mayıs 1905'da doğdu. Maraş'lı bir aileden gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejlerinde yaptı. Bahriye Mektebi'nde 3 yıl okuduktan sonra diploma almayı beklerken okul 4 yıla çıkarılınca bıraktı. Bahriye Mektebi yıllarını kendisi şöyle özetliyor: "O zamanın ütopyasına göre harp kazanıldıktan sonra bize geçecek olan Fransız donanmasının zırhlılarında vazife görmeğe ve prenseslerin ellerinden öpmeğe namzet zabitler yetiştirildiğimiz, bu şartlara göre seçilip alındığımız, herkes saman ekmeği yerken, nefis sofralara oturduğumuz, müzikle yemek yediğimiz, saraylara mahsus muaşeret edepleri içinde yoğurulduğumuz, böyleyken disiplinlerin en yakıcısı ile kavrulduğumuz, memleketin en namlı hocalarına malik bulunduğumuz ve tatile üç ayda bir çıktığımız, Bahriye (denizcilik okulu) mektebi. Şairliğim işte orada başladı.

Yeter ki Maksat ‘Bir’ Olsun

“Kadd-i yâri kimi halkın serv okur kimi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif.” (Muhibbî)

[Sevgilinin boyuna (bakıp) halkın bir kısmı selvi, bir kısmı elif der.
İfadeler farklı olsa da hepsinin kastettiği birdir.]

“Muhibbî” mahlasıyla şiirler yazan Kanunî Sultan Süleyman, diğer şair sultanlara nazaran en fazla eser veren Osmanlı padişahı. Biri Farsça, üçü Türkçe, dört divançesi var Kanunî’nin. Üstelik usta bir şair. Beş asırdır bir darbımesel halinde söylenen, “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi” beyti ona ait.

Kanunî, padişahlığı döneminde on üç büyük askerî sefere bizzat katılmış. Tarihçiler, kırk altı senelik saltanatının takriben dörtte birini at sırtında geçirdiğini hesaplamışlar. 1520’de tahta geçtiğinde altı buçuk milyon kilometrekare olan imparatorluk toprakları, 1566’da yine bir seferde iken, Zigetvar önünde vefat ettiği sırada on beş milyon kilometrekareye ulaşmış.

Mektubat-ı İmam Rabbanî k.s.’den

Cennet Kapısının Anahtarı

Ayetlerin çoğunda cennete girmeye vesile olduğu bildirilen salih ameller ile ne kast edildiği konusunda bir tereddüdüm vardı. Yani salih amellerin hepsi birden mi, yoksa bunların bazıları mı cennete vesiledir? Eğer hepsi kast olunuyorsa bunu yerine getirmek gerçekten çok zor. Böyle yapabilenlerin sayısı çok az. Eğer bir kısmı kast olunuyorsa da hangileri olduğu belli değil. İşte bu konularda tereddüt yaşıyordum.

Sonunda Cenab-ı Hak inayetiyle bana şunu ilham etti: Ayetlerde geçen salih amellerden maksat İslâm’ın beş temel esasıdır. Bu beş esas gerektiği gibi yerine getirilirse kurtuluş ve felâh umulur. Çünkü bu beş esas asıl salih amellerdir. Kötülük ve günahlara engeldir. Şu ayet-i kerime bu mananın açık delilidir. “Hiç şüphesiz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 45)

ZULÜM Ne Yap Ne Razı Ol

Kötü sözde zulüm vardır. Kabalıkta, vurdumduymazlıkta, hoyratlıkta, kırıp dökmekte zulüm... Müslüman zulmetmez.

Evde, işte, apartmanda, köyde, şehirde, yolda, trafikte, caddede, pazarda... Ne kimseye zulmederiz ne zulme razı oluruz. Haksızlık etmeyecek, hak yemeyeceğiz. Herkesin, her şeyin hakkı var. Allah’ın, insanların, hayvanların, tabiatın.. Müslümanlık hakka riayettir.

Ölçü bellidir: Başkaları bize yaptığında rahatsız olduğumuz her şey, bizim de yapmamamız gerekenlerdir. Daha da ötesi bize normal gelen hareketin bir başkası için can yakıcı olabileceğini dikkate almak gerçek nezaket, üstün bir ahlâk, tasavvufî edeptir.

Dünyanın her yerinde zulüm kol gezerken adalet ışığını taşıması gerekenler duyarlılığını yitirirse bu vebalin altından nasıl kalkarız?

Kar Altında Hüzün Denemesi

Boşunadır ilkokul sınıflarımızın duvarlarını süsleyen mevsim şeritleri. Boşunadır her tahtaya kaldırıldığımızda dört mevsimi peş peşe ezberden sıralamamız, sırf bu yüzden aferinler almamız.

Ömrümüz boyunca dönüp dolaşıp heceleyerek okuduğumuz ve asla ezberleyemediğimiz dört kelimeden ibaret kısa bir cümledir aslında çocukluğumuzdan beri bize öğretilmeye çalışılan dört mevsim. Bu kısa cümlenin içinde yaşarız tekrar tekrar yalnızlıkları, hastalıkları, ayrılıkları, kavuşmaları. Kimimiz baharlar yeşertir içinde yıllar yılı, kimimiz bir ömür sonbahar rüzgârlarında selvi yaprağı... Kimimizin tebessümünde yaz aydınlığı, kimimizin daima karlıdır gönül dağları. Hasılı, okusak da hecelesek de mevsimler içimizde bıraktıklarıyla bulur manasını.

* * *

“Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş”

Vaktin Hakkını Vermek

Tasavvufî hayat, ilâhi muhabbete ulaşmak içindir. “Kişi sevdiği ile beraberdir” hükmüne göre, bir kul, Allah’a muhabbeti derecesinde ibadet ve itaatini artırır. İsyan ve günahı derecesinde ibadet ve itaatten uzaklaşır. Çünkü günahlar kalbi katılaştırarak idrak ve anlayışı yok eder.

Kalbi muhabbetli, AllahTealâ’nın gazabından sakınan, aklı başında olan insan, mübarek gün ve gecelerin kadrini bilir.

İmam Şafiî hazretlerine duyduğu en güzel sözün hangisi olduğunu sordular. Şöyle buyurdu: “Vakit kılıçtır. Sen onu kesmezsen o seni keser.”

Yani içinde bulunduğun vaktin gereğini yerine getirir, onu gereğince değerlendirirsen bu sana sermaye olur, ahirette de yüzünü güldürür. Onu ihya etmezsen seni öldürür. Yani o vakti kötü işlerle doldurursan buna göre karşılık bulursun.

Hüzünler Nereden Doğar?

“Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” söyleyişi yankılanır kulaklarında Yunus’un. Bir anlam veremezsin, nedenler çoğalır zihninde. İki ayrı dünya taşıyorsun iki ayrı yanında. Yani sen bu görünenden öte bir varlıksın, anlamıyorsun. Bedeninle evinde olsan da, ruhunla gurbettesin.

Beklenmeyen, umulmadık bir anda, ansızın bir rüzgârın esmesi... O rüzgâra kapılan sarı bir yaprağın gökyüzünde savruluşu... Gün ortası suların sararması, gökyüzünün kararması... Uzak sularda, küreksiz bir sandalın başıboş salınışı... En içten gülüşlere açılan dudakların kepenklerini indirip öylece donup kalışı... Artık sesler sessiz, renkler renksiz, bütün görüntüler tarifsizdir. Çünkü gönül, kısılan bakışların arasına sıkışmış ve uzaklara göçmüştür. Nereye doğru uçtuğunu bilmeyen baharın ağırlığını üzerinden atmış, hazanın rengini giyinmiş, dingin bir yapraktır artık. Kimi zaman sebepsiz, çoğu zaman tarifsiz... Zaman ve mekana aldırmadan, beklenilmeden, çağrılmadan gelen… Gelirken ayak sesi dahi duyulmayan, sadece bağdaş kurup oturduğu derinlikte serinliği hissedilen, kimi zaman ince bir sızı, çoğu zaman sıcak bir huzur olan, gönül üzgünlüğü; hüzün!

  • Page 1 of 7
  • 1
  • 2
  • 3
  • »

Anket

Fitresi verilen herkesin KURBAN da kesmesi gerektiğini biliyor muydun?:

Yemek Tarifleri
Lezzet Vadisi sitemizi favorilerine ekle

Son yorumlar

İçeriği paylaş