Molla Cami Kitapliginda aradiginiz hersey elinizin altinda
* * * ONLINE ILAHI DINLERKEN SITEDE DOLAS * * *
Giriş Sayfası Yap   Açılış Sayfası Yap (ctrl+D)   Favorilere Ekle  Sık Kullanılanlara Ekle



Cikan google reklamlarinda istenmeyen reklamlari haber verirseniz engelleyebiliriz.

Re: bir soru

Alıntı(Risale-i Nur

Alıntı(Risale-i Nur K.,32.Söz)
Not:Sabır ve teemmül ile okursanız mesele anlaşılır ümid ederim.......

ÜÇÜNCÜ MAKSAD

Umum ehl-i dalaletin vekili, İkinci Sualine karşı, kat'î ve mukni' ve mülzim cevabı aldıktan sonra, şöyle üçüncü bir sual ediyor, diyor ki: Kur'anda: “Ahsen-ül-Hâlikîn” “Ehram-ür-Râhimîn” gibi kelimât, başka hâlıklar, râhimler bulunduğunu iş'ar eder. Hem diyorsunuz ki: “Hâlık-ı Âlem'in nihayetsiz kemâlâtı var. Bütün enva'-ı kemâlâtın en nihayet mertebelerini câmi'dir.” Halbuki eşyanın kemâlâtı, ezdad ile bilinir; elem olmazsa lezzet bir kemâl olmaz, zulmet olmazsa ziyâ tahakkuk etmez, firak olmazsa visal lezzet vermez ve hakeza?..

Elcevab: Birinci şıkka “Beş işaret” ile cevap veririz:

BİRİNCİ İŞARET: Kur'an, baştan başa tevhidi isbat ettiği ve gösterdiği için, bir delil-i kat'îdir ki; Kur'an-ı Hakîm'in o nevi kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi değildir. Belki “Ahsen-ül-Hâlikîn” demesi, “Hâlıkıyyet mertebelerinin en ahsenindedir” demektir ki, başka Hâlık bulunduğuna hiç delaleti yok. Belki Hâlıkıyyetin sâir sıfatlar gibi çok merâtibi var. “Ahsen-ül-Hâlikîn” demek, “Merâtib-i Hâlıkıyyetin en güzel, en münteha mertebesinde bir Hâlık-ı Zülcelâl'dir” demektir.

İKİNCİ İŞARET: “Ahsen-ül-Hâlikîn” gibi tâbirler, Hâlıkların taaddüdüne bakmıyor. Belki; mahlûkıyyetin envaına bakıyor. Yani; “herşey’i, herşey’e lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halkeder bir Hâlıktır. Nasılki şu mânayı اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler ifade eder.

ÜÇÜNCÜ İŞARET: “Ahsen-ül-Hâlikîn”, “Allahu Ekber”, “Hayr-ül- Fâsılîn”, “Hayr-ül-Muhsinîn” gibi tâbirattaki müvazene, Cenâb-ı Hakk'ın vakideki sıfât ve ef'ali, sâir o sıfât ve ef'alin nümûnelerine mâlik olanlarla müvazene ve tafdil değildir. Çünki; bütün kâinatta cin ve ins ve melekte olan kemâlât, O’nun kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir; nasıl müvazeneye gelebilir! Belki müvazene, insânların ve bâhusus ehl-i gafletin nazarına göredir. Meselâ: Nasılki bir nefer, onbaşısına karşı kemâl-i itaat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; pâdişahı az düşünür. Onu düşünse de yine teşekküratını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir: “Yahu, pâdişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et.” Şimdi şu söz, vakideki pâdişahın haşmetli hakikî kumandanlığıyla, onbaşısının cüz'î, sûrî kumandanlığını müvazene değil; çünki: O müvazene ve tafdil, mânâsızdır. Belki, neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibatına göredir ki, onbaşısını tercih eder, teşekküratını ona verir, yalnız onu sever.

İşte bunun gibi, Hâlık ve Mün'im tevehhüm olunan zâhirî esbab, ehl-i gafletin nazarında Mün'im-i Hakikî'ye perde olur. Ehl-i gaflet onlara yapışır, ni’met ve ihsanı, onlardan bilir. Medih ve senalarını, onlara verir. Kur'an der ki: “Cenâb-ı Hak daha büyüktür, daha güzel bir Hâlıktır, daha iyi bir Muhsindir. O’na bakınız, O’na teşekkür ediniz.”

DÖRDÜNCÜ İŞARET: Müvazene ve tafdil, vâki mevcutlar içinde olduğu gibi; imkânî, hattâ farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasılki ekser mâhiyetlerde, müteaddid merâtib bulunur. Öyle de: Esmâ-i İlâhiyye ve sıfât-ı kudsiyyenin mâhiyetlerinde de, akıl itibariyle hadsiz merâtib bulunabilir. Halbuki Cenâb-ı Hak, o sıfât ve Esmânın mümkün ve mutasavver bütün merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinat, kemâlâtıyla bu hakikata şahiddir. “Lehül Esmâ-ül-Hüsnâ” bütün Esmâsını ahseniyyet ile tavsif, şu mânâyı ifade ediyor.

BEŞİNCİ İŞARET: Şu müvazene ve müfadale; Cenâb-ı Hakk'ın masivaya mukabil değil, belki iki nevi tecelliyat ve sıfâtı var.
Biri: Vâhidiyyet sırrıyla ve vesait ve esbab perdesi altında ve bir kanun-u umumî sûretinde tasarrufatıdır.

İkincisi: Ehadiyyet sırrıyla; perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccüh ile tasarruftur. İşte Ehadiyyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyâsı ise; vesait ve esbabın mezahiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve kibriyâsından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir, demektir. Meselâ; nasıl bir pâdişahın, -fakat veli bir pâdişahın- ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat onun elinde farzediyoruz. O pâdişahın tasarrufat ve icraatı iki çeşittir. Birisi: Umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların sûretinde ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır. İkincisi: Umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsanat-ı şahanesi ve icraatı daha güzel, daha yüksek denilebilir. Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Hâlık-ı Kâinat, çendan vesait ve esbabı icraatına perde yapmış, haşmet-i Rubûbiyyetini göstermiş. Fakat ibâdının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki, esbabı arkada bırakıp, doğrudan doğruya ona teveccüh etmek için, ubûdiyyet-i hâssa ile mükellef edip “İyyâke na’büdü iyyâke nestaîn” deyiniz diye, kâinattan yüzlerini kendine çevirir.

İşte “Ahsen-ül-Hâlikîn” “Ehram-ür-Râhimîn” “Allahu Ekber” meânîsi, şu mânâya da bakıyor.

bir soru By: Ecyad (8 replies) Pzt, 2006-11-27 11:22

Yemek Tarifleri
Lezzet Vadisi sitemizi favorilerine ekle

Anket

Son yorumlar



ihya.org toplist hosting TOPlist

uyeadi@mollacami.com 2GB Alan bedava:)