* * * ONLINE ILAHI DINLERKEN SITEDE DOLAS * * * | |||
| Açılış Sayfası Yap | (ctrl+D) Favorilere Ekle | ||
Ebu’l-Faruk Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)
Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin vefat yıldönümü tarihine konulmak üzere, damadı merhum Kemal Kacar Beyefendi’nin, Fazilet takvimi için kaleme aldıkları yazıyı, aşağıda aynen iktibas ediyoruz.
“Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, Hicrî 1304 (M. 1888) yılında Silistre’de dünyaya geldiler. Ceddi, İdris Bey’e dayanan şerefli ve soylu bir ailedendir. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Hân’ı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvîc edilmiş bir zâttır. (1)
Süleyman Efendi’nin dedeleri Kaymak Hafız namıyla ma‘ruf bir zât olup 110 yaşına doğru vefât etmiştir. Pederleri Osman Efendi ise, tahsilini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik etmiş, ma‘ruf bir zattır.
Süleyman Efendi, ilk tahsilini Satırlı Medresesi’nde ve Silistre Rüştiyesi’nde yaptı. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere pederleri tarafından İstanbul’a gönderildi. Pederleri kendisini İstanbul’a gönderirken, “Oğlum! Usûl-i Fıkıh ilmine iyi çalışırsan dininde kuvvetli olursun; Mantık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun” diye tavsiyede bulundu.
İstanbul’da Fâtih Dersiâmları’ndan ve devrin meşhur âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına oturan Süleyman Efendi, Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet aldı. Bilâhare o zamanın tâbiri ile “dersiâm” olarak yetişmek, yani ihtisâsını (doktorasını) yapmak üzere Süleymaniye Câmii Medreseleri’nden Medresetü’l-Mütehassisîn’in Tefsir ve Hadis kısmına girip oradan da birincilikle mezun oldu. Medrese-i Süleymaniye’ye girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın (kadı-hâkim yetiştiren mektep) da giriş imtihanını birincilikle kazandı. Fakat bunu büyük bir sevinçle pederlerine mektupla bildirdiği zaman, ondan aldığı telgraf şu oldu:
“Süleyman! Ben seni cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim!”
Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamberimiz’in (s.a.v.), “Üç kadıdan ikisi cehennemde, birisi cennettedir” meâlindeki hadis-i şerifini hatırlatmış oluyordu.
Süleyman Efendi (k.s.) pederine verdiği cevapla, kendisinin asla “kadılık-hâkimlik” mesleğine sülûk etmeye niyetli olmadığını; maksadının, devrinin bütün zâhirî din ilimleri sâhasında kemâle ermek olduğunu bildirdi ve Medrese-i Süleymaniye’nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp dersiâm olduğu gibi, Medresetü’l-Kuzât’dan da diplomasını iyi derece ile alıp Kadılık rütbesine ulaştı. Böylece devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmiş oldular.
Süleyman Efendi (k.s.) hazretleri tahsili esnasında yüksek zekâ, çalışkanlık ve takvâsıyla talebeler arasında temâyüz ederek hocalarının dikkat nazarlarını çektiler.
İlim tahsili hususunda irâdelerini o derece zorladılar ki, mübârek burunlarından, okuduğu kitapların sahifeleri üzerine zaman zaman kan damladığı olurdu. Yine bu hususta (ilim ta‘limi esnasında da) uyku ile fevkalâde mücâdele ederler, uykularının kaçmasını temin için her gün çok defa fazla miktarda kahve içerlerdi.
Kış günlerinde ise, pencerelerinden uzanarak aldıkları bir parça karı, avuçları içinde sıkar ve enseleri ile gömleklerinin yakaları arasına koyarlardı. Enselerindeki kar topunun vücut harâretinde, yavaş yavaş erimesi neticesi sırtlarından aşağı inen ince su yolu, dâima uyanık bulunmalarını temin ederdi.
Bütün bunlarla Süleyman Efendi (k.s.) evlâtlarına, ilim tahsilinin zor olduğunu, ancak her türlü müşkilâta göğüs gererek ilim tahsiline gayret etmenin lüzumunu, muhteşem bir misal halinde anlatmak isterdi.
Ezelî takdir olarak Seyyidler Zinciri’nin 33’üncü halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da İlâhî füyûzât ile alâkalanarak, Seyyidler Zincirinin 32’nci halkası ve bu zincirin (mânevî cihetten) 9’uncu büyük rütbesi(inin sahibi olan) Salâhuddîn İbn-i Mevlânâ Sirâcüddin (k.s.) hazretlerinden seyr u sülûklerini tamamladılar. Kendilerine vâki tecelliyâtın büyüklüğünden (dolayı da), Salâhuddîn hazretleri tarafından müceddid-i elf-i sâni İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Farûkî es-Serhendî hazretlerinin nisbet-i ruhâniyesine teslim edildiler.
Bu sûretle Seyyidler Zinciri’nin 33’üncü ve sonuncu halkasını teşkil ederek, dünyanın şu son zamanlarında İlâhî feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr u dalâl çukurundan iman ve ihlâs sâhasına çekip çıkardılar, hâlen de çıkarmaktadırlar.
Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmî Silistrevî hazretleri, 16 Eylül 1959’da (dâr-ı bekâya) irtihal buyurdular (Kaddessallâhü sırrahül azîz). Ancak, tasarruf ve irşadları yukarıda zikri geçtiği gibi tamâmiyle ve kemâliyle berdevamdır.”
***
TASAVVUF YOLUNA SÜLÛKÜ VE İRŞAD VAZİFELERİ
Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:
Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş... Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:
“Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.”
Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.
Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.
Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.
Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:
“Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”
Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş.
Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.
Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.
***
SALÂHUDDİN HAZRETLERİNİN İSTANBUL’A DÖNÜŞÜ
Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.
Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı!(2) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.
Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.
***
SÜLEYMAN EFENDİ HZ.’NİN BÂTIN İLMİ VE MÂNEVÎ CİHETİ
Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin bâtın ilmine ve mânevî cihetine dair de, yine bağlısı ve damadı merhûm Kemal Kacar Bey’in Necip Fazıl Kısakürek’e verdiği yazılı notlarda şu açıklamaya rastlıyoruz:
“Süleyman Efendi’nin batın ilmine, yani tasavvufdaki manevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline malûmdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idrâki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan Müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir, hatta iç hayatı münkir olmaz... tasarruf ve irşâda ehil bir zât ile de karşılaştığı halde, o zât İlâhi irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyalar bir araya gelse onun feyzinden haberdâr olamaz. Bizim ise onun mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı “ilme’l-yakîn” değil, “hakka’l-yakîn” bilfiil yaşamış olarak biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve insan letâifi üzerindeki tesirini, öz ruhumuzda ve vücudumuzda hissetmiş; enfüsî ve kevnî kerametlerin üstünde irşad harikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah’ın bu husustaki inâyet ve lûtfuna mazhar olduğumuzca, kendilerinin kâmil ve mükemmil mürşid olduğuna, silsile-i sâdât (büyükler zinciri) kolunun 32. ferdi Salâhuddin İbn-i Mevlâna Sirâcüddin’in (k.s.) cismâni nisbet, İmâm-ı Rabbâni hazretlerinin de rûhâni nisbetle vârisleri bulunduğuna imanımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, anlamakta acz gösterenlerin, hiç olmazsa aksini iddia etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini dünya ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.”
Şüphe yok ki bu açıklama, Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin, sevenleri ve talebeleri nezdindeki durumunu, başka bir izaha lüzum bırakmadan açıkça anlatmaktadır.
* * *
Başta siyasî, tarihî, sosyal, dinî, ekonomik, kültürel meselelerimiz olmak üzere, hemen her sahada geniş bir ilme ve araştırmaya, fevkalâde derin bir vukuf ile tesbit, teşhis, terkip ve tefekkür melekesine sahip ender yazarlarımızdan Ahmet Selim (Zeki Önal) Beyefendi de,
‘Maneviyat büyüklerini anlamak’
Başlıklı makalesinde, Süleyman Efendi hazretleri ile alâkalı, dikkate şâyan şu farklı tesbit ve değerlendirmelerde bulunuyor:
“Ziraî mahsulün (ortaya çıkmadan önce) satılmasıyla alâkalı olarak (yetiştirdiği) talebeleri (Süleyman Efendi Hazretleri’ne) bir soru sorar…
Bir kaynak ismi vererek, araştırılması tavsiyesinde bulunur.
Soruyu dinleyip bilahare cevabını verebilirdi… Zaten talebeleri, ‘sorup, ayaküstü bir cevap beklemek’ tavrında değil, ‘arz etme’ adabı içindedirler. Bir inkıta da olmazdı.
Öyle yapmıyor. ‘Araştırınız’ diyor. ‘Yetiştirilmiş’ insanlar, araştırırlar… Başka bir vesileyle, ‘Ben sizi rüşte eriştirdim, (mes’ûliyet şuuru içinde) kendi kararınızı kendiniz verin’ manasında iş‘ârı olmuştur. Doğru eğitim usulü de esasen budur.
Talebeleri meseleyi araştırırlar; fakat sadece bir kaynağa bakmakla iktifa ederler. Oradaki kavil, satışın câiz olmadığı şeklindedir. İtirazlar vukû bulunca, tekrar mürâcaat etmek ihtiyacını duyarlar.
Bu defa verdiği ders şudur: Bir yere bakmakla iktifa etmenin doğru olmayacağını, ‘maslahata uygunluk’ açısından râcih kavlin ne olduğunun araştırılması gerektiğini söyler. Öyle yaparlar ve ‘mesele’ halledilir.
Buradaki gaye, sorulan meseleyi halletmek değil, o vesîleyle usûl dersi vermektir.
İmam Şafiî’ye (rh.) ait olduğunu sandığım bir söz vardır. Âlim olmak demek, her meselenin cevabını ezberlemek değildir; bir meselenin doğru cevabını bulabilmek ve kavrayabilmek demektir. ‘Usûl dersi’ dediğim şey, işte bu hakikati öğretme dersidir.
Bana çok tesir eden bir başka naklî tesbitim şudur:
Talebelerinden biri, bir gayr-i müslim vatandaşa borçludur. Fakat adam vefat etmiştir.
‘Yakınlarını arayın bulun, onlara ödeyin’ der. Kimse bulunamaz… Gayr-i müslim vatandaşın hakkı, ödenmeden kalacak! Sonunda şu yolu gösterir: ‘Git, bağlı bulunduğu kiliseyi öğren. Parayı oraya ver.’ Yani: Üzerimizde gayr-i müslim vatandaşın hakkı kalmasın! Daha niceleri var… Bunlar hep, yakınında bulunan ve muayyen hususiyetlere sahip olanların naklettikleri…
Büyükleri anlamak da zordur, onlardan nakilde bulunmak da…
Üslûbunun seviyesini kavramamışsanız, hafızanızda kalanlar sizin idrakinizden geçebilenlerdir. Samîmi olmanız yetmez; samîmiyet ‘gerekli şart’tır, ama ‘yeter şart’ değildir.
Süleyman Efendi’nin (k.s.) işte bundan dolayı, yazılı olarak anlatılabilmiş olduğu kanaatinde değilim. Yukarıda bahsettiğim ‘naklî kifayet’ hasletlerine sahip talebelerinden faydalanarak bu boşluğun doldurulmasında bir hizmetim olmasını çok istedim. Hâlâ da istiyorum ve bu yöndeki çalışmalarımı sürdürüyorum. Tamamlamak nasip olur mu olmaz mı, bilemiyorum. Fakat ‘kıvam’ şartlarının tamamlandığına kani olmadıkça, ortaya bir şey çıkarmam. Aradığım mükemmeliyet değil, mes’ûliyet şuurunun zarurî kıldığı tatminkârlıktır. Eski Ufuk koleksiyonunu açın, üç-beş kişiyle de konuşun; 5-10 tane kitap yazarsınız. Bu çeşit derlemeler zaten var.
Meselenin emek bekleyen hizmet yönü, bence fikrîdir. Küllîdir, terkîbidir ve bunlara bağlı olarak fikrîdir.
Süleyman Efendi (k.s.) tasavvufta, İmam-ı Rabbânî’ye (k.s.) bağlıydı. Talebelerine, ‘Onun evlatlarısınız’ demiştir. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni ve tecdîdini bilmeyen, Süleyman Efendi Hazretleri’ni anlayamaz da anlatamaz da…
Mahir İz Hoca, ‘… İmam-ı Rabbânî Şeyh Ahmed Fârûkî es-Serhendî’yi âsârı ve mektûbâtıyla dikkatle gözden geçirmek lâzımdır’ diyor. (3) Niçin lâzımdır? Bir önceki parağrafında belirtildiği gibi, doğru tasavvufu (Ehl-i Sünnet tasavvufunu) anlamak için lâzımdır.
Süleyman Efendi Hazretleri’nde, sıhhatli nakillere nazaran gördüğüm dört mümeyyiz ve hâkim vasıf var:
- İstikamet,
- İlim,
- Muhabbet
... ve tefekkür.
Münhasıran kerametinden ve (mücerret hâliyle) aksiyonundan söz etmek, bence onu anlamamaktır. Kerametler gelir geçer, kalıcı olan istikamettir. Aksiyon, şartlara tâbidir. Başlar, biter, dönüşür; devamlılık, aksiyona vücut veren ruhtadır. Muhtevadadır.
… Ve mâneviyat büyüklerini anlamak mevzuunda bu açıdan sıkıntılarımız vardır…”
***
SÜLEYMAN EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİNİN VEFATI
Onu görenlerden ve hâlen hayatta olan talebelerinin anlattıklarına göre, Süleyman Efendi hazretleri ömrünün son yıllarına doğru camilerde, yalnız ramazan ayı içerisinde va‘z ederlerdi. Ramazan-ı şerîfin son günlerindeki va‘zlarında da, “İnşâallah bu bahsimizi gelecek ramazanda tamamlarız” buyururlardı. Dünyü âleminden göçecekleri seneki ramazan va‘zlarında ise, “Bu bahsimizi seneye ramazanda tamamlarız” diye söylememişler ve o sene irtihal etmişlerdi.
Müntesiplerinden Mehmet Akçalıoğlu irtihal ettiği zaman Süleyman Efendi hazretleri, “Mehmet Bey bize 40-50 gün daha lâzım idi. Ama acele etti” buyurmuşlar... Tam 45 gün sonra da kendileri irtihal etmişlerdir.
***
[b]1959 Ağustos’unun son haftasında İstanbul/Rami Topçular’da talebelerine hitaben şu vecîz beyanlarda bulunmuşlardır (mealen):[/b]
“Evlatlarım! Kardeşlerim! Efendiler!
Tevhitçe bu âlem, Allâhü Teâlâ’nın zâtının, sıfâtının, esmâının, ef‘âlinin eseridir.
Tasavvuf ve maneviyatça Allâhü zû’l-Celâl’in zatının sıfatının esmasının ef‘âlinin zıllidir.
İnsan hiç zıll (gölge) ve eser peşinde koşar mı? Dünya maişeti, insanın gölgesi gibidir. Allah’a bağlı olanların peşinden gelmeye mecburdur. Yürürken insanın sırtı Güneşe gelse gölge önüne düşer. Ne kadar koşsa ona yetişemez o koştukça gölge de koşar. Fakat Güneşe karşı gider de gölge arkaya düşerse, Güneş insanı tâkib eder, peşini bırakmaz. İşte Allah’a bağlı olanların rızkı ve dünyası da buna benzer.
Bu yoldan ayrılmayınız. Vahdet-i vücûda sapmayınız. Kerâmet peşinde koşmayınız. Hiçbir zaman ülûm-i müsbeteyi ulûm-i İlâhî üzerine tercih etmeyiniz.
Evlatlarım! Biz bugüne kadar imkân nisbetinde bütün gücümüzü sarf ederek din-i mübîn-i İslâm’a hizmetimizi yapmaya çalıştık. Bu vazifeyi ve bu mes’ûliyeti bundan sonra siz götüreceksiniz. Bizim vazifemiz bitti, artık bu vazifeleri siz devam ettireceksiniz. Buna mecbursunuz, bunu yapmadığınız takdirde, şu on parmağımı mahşerde yakanızda bulacaksınız. En namüsait zamanlarda dahi talebe okutmaya devam edeceksiniz. Dağ başında olsanız, elinize bir kişi geçse ona Kur’ân’ı ve dini öğreteceksiniz. Siz Allah’ın memurusunuz, Kitâbullah’ın memurusunuz, Resûlüllâh’ın memurusunuz, feyz-i Muhammedî’nin tevzi‘ memurusunuz. Memuriyet vazifenizi hakkıyla îfa etmediğiniz takdirde, yarın sizlerden ben dâvâcı olurum. Burada bulunanlar, bulunmayanlara aynen bunları tebliğ etsinler. Bir daha görüşmemiz mümkün değildir. Görüşmemiz İnşâallah rûz-i cezada olur.”
Dışarıya çıktıktan sonra durarak tekrar talebeye dönüyorlar. Bu esnada yanında bulunan Konyalı Mustafa efendi, “Efendim, taksi hazır” dediği zaman, “Dünya gözüyle bir daha göreyim evlatlarımı... Ne yapalım, yer melâikelerinden ayrılıyorum” diyerek veda edip, irtihallerinin yakın olduğuna işaret buyurmuşlardır.
***
Süleyman Efendi kuddise sırruh hazretlerinin –bir ömür boyu devam eden bu çileli ve yorucu mücâdele ve mücâhedesinin nihâyetine doğru– öteden beri muztar bulundukları şeker hastalığı ağırlaşmış ve kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen bir türlü düşürülememiş... Ve 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı'daki hâne-i şeriflerinde rahmet-i Rahmân'a kavuşmuşlardır.
O büyük zâtın hayatına tahammül edemeyenler, memâtına da tahammül edememiş; cenazesinin, daha önce resmî müsâade alındığı halde, Fatih câmii hazîresine defnine mâni olmuşlardı. “Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir kabre defnedeceksiniz!” denilerek en tabiî hakkı olan Fatih’e defni, gayr-i hukukî, hatta gayr-i kanunî bir şekilde engellenmiş ve cenazenin Üsküdar'dan Avrupa yakasına geçmesine mâni olunmuştu.
Na‘ş-ı şerifleri, Altunizâde camiinin musallâ taşında saatlerce bekletilmiş... Fatih’e defnedilmesi için yapılan teşebbüsler fayda vermemiş... Cenaze namazı orada kılınarak, Karacaahmet mezarlığına defnedilmiştir.
O, vazifesini tamamiyle ve kemaliyle îfa etmenin huzûru içinde Hakk'ın rahmetine kavuşurken, Allah (c.c.) ve Resûlü yolunda, i‘lâ-yı kelimetullah uğrunda canla-başla hizmet etmek üzere, binlerce talebesini bırakarak bu âlemden ayrılıyordu. Bir başka ifadeyle; cehd, çile, iman, ilim-irfan, feyz-i Muhammed ve nûr-i İlâhî ile dolu 72 yıllık dünya hayatına veda ederken, geride; yüce İslâm dâvâsına şartsız-pazarlıksız, sarsılmaz bir iman ve idealle bağlı yetişkin bir kadro bırakıyordu.
O, bu hâli ile Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'in, “Kişinin (vefatından sonra) geride bıraktıklarının en hayırlısı şu üç şeydir: Kendisine duâ eden sâlih bir evlat, ecri kendisine ulaşan bir sadaka-i câriye, kendinden sonra amel edilen bir ilim” mealindeki müjdelerine hakkıyla mazhar olmuş, pek bahtiyar ve pek muhterem bir zâttır. Çünkü o, az veya çok malik bulunduğu malını-mülkünü talebeleri için harcamış; sahip olduğu ilmini onlara aktarmak için, karakol-karakol dolaşmayı, îdamla muhâkeme olunmayı, tabutluklarda ve zindanlarda çile çekmeyi göze almış, hayatını hiçe sayarak bütün ömrünü Kur’ân dâvâsına hasretmiş, emsâline ender rastlanan âlim, ârif, fâdıl bir mürşid-i kâmil ve mükemmildi. (Kaddesallâhü sırrahül azîz)
DİPNOTLAR
(1) Rivâyete göre, Fâtih Sultan Mehmed Hân (k.s.), Resûl-i zîşân (s.a.v.) Efendimize büyük muhabbetinden olacak ki, yeryüzünde evlâd-ı Resûl’den kimler kalmış diye araştırmışlar. Anadolu’da şeceresine hiç şâibe karışmamış olduğunu tesbit ettiği evlâd-ı Resûl’den İdris Bey’i bulunca, kız kardeşiyle onu evlendirip Tuna havâlisinin hânı olarak nasb etmişler... Ve o havâlinin idaresini ve sair mükellifiyetelerini tedvîr için onu vazifelendirmişlerdir. Bu durum Süleyman Efendi hazretlerinin babası Osman Bey’e kadar böylece devam edegelmiştir. (Arıkan, Mehmet, ‘Büyük MÜCEDDİD için ne dediler?’ Ufuk haftalık siyasi gazete, 20 Eylül 1978)
(2) Uludağ’ın eski adı, Keşiş dağıdır. Keşîş; papaz, karabaş, kilise papazı mânâlarında Farsça bir isimdir, cem‘îsi keşîşân gelir.
(3) Mahir İz, Tasavvuf, s. 240.
"PARAYLA TALEBE ARADIM"
İslam'ın 5 temel şartının bile yerine getirilemediği, bir hatim ve yağmur duası merasiminin bile tertiplenemediği, kişinin kendi evlatlarına bile Kur'ân öğretemediği bir hürriyetsizlik dönemiydi. Yaplan baskılardan dolayı çoğu hoca hocalığını, çoğu müslüman da islamî yaşantısını gizlemek zorunda kalmıştı. Bütün baskı ve sıkıntılara göğüs geren asrın büyük alimi Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri ise bakın bu içler acısı dönemi nasıl anlatıyor; "Okutma imkanı yoktu, fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, meb’us maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim yine bulamadım. Korktukları için parayı alıp kaçıyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Fakat sonradan Cenab-ı Hakk sebepler halketti ve okutma imkanı buldum. Yaşlılardan başladık gençler daha sonra geldi. Ve şimdi yürüyor... Bütün bunlar Cenab-ı Hakk'ın bize lütfudur" Süleyman Efendi, bir yandan camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumlarında, bulabildiği her yerde talebe okutmaya çalışırken, diğer yandan gizli polis teşkilatının amansız takipleri de sürüyordu. İlmiye sınıfının ilk tohumları şekillenirken, tutuklamalar, nezaretler, sorgular, işkenceler, zulümler onun azimli ve şerefli direnişi karşısında eriyip gidiyordu. Artık çabalar meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu öyle bir meyve veren ağaç olacaktı ki, her geçen gün daha da güçlenecek ve kısa zamanda dünyanın en ücra köşelerine kadar kökleri uzanacak ve insanlığın kurtuluş ve saadeti için umut abidesi haline gelecekti. Kendisi de öyle diyordu Süleyman Efendi’nin, "Bizim hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammedin evlatları bir sel gibi Cehenneme akıp giderken, bu duruma seyirci kalamayız. Bu selden ne kurtarırsak kârdır" Baskıların arttığı ve işkencelerin yapıldığı bu karanlık dönemde Efendi Hazretleri'nin en büyük destekçilerinden olan eşi Hafize Sultan, "60 talebenin bir arada huzur içerisinde sıkıntısız olarak ders okuduğunu görürsem 60 kurban keseceğim" demişlerdi. Süleyman Efendi Hazretleri'nin bütün bu çileler içinde tek ve en mühim faaliyeti hiç şüphesiz Kur'ân Kursları olmuştur. Nitekim 1936 yılında başladığı dini irşad hizmetlerinde vefatına kadar defalarca arama, tahkikat ve mahkeme sorgulamasına tabii tutulmuş hemen hepsinde de beraat etmiştir. Buna mukabil, talebeleri ve bağlıları tarafından yurt sathında ve dünyanın çeşitli bölgelerinde açılan binlerce Kur'ân Kursu, devletin boş bıraktığı bu hizmeti omuzlayıp önemli neticeler almışlardır.
Hz. Üstazımız Kütahya hapishanesinde iki ay yattıktan sonra beyt-i saadetlerine gelmişler. Valide Sultanımız "Efendi Hazretleri efendi hazretleri iki ay hapishanede yattınız, çok yoruldunuz. Derslere biraz ara verseniz de biraz dinlenseniz" deyince Hz. Üstazımız "hanım hanım sen ne diyorsun. İki ay boşa gitti. Bundan sonra daha çok çalışıp bu iki ayı telafi etmemiz lazım, bu ocağı kapatmamamız lazım" demiş ve derslere devam etmiş. Oturmamış, bırakmamış, usanmamış,ALLAHIN kitabı ve dinini öğretmek için çok büyük gayretler sarfetmişlerve talebe okutmaya devam etmişlerdir.ALLAH ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN İNŞALLAH.
Mehmed Kırkıncı Hocaefendi şöle anlatıyor:
"Bu zat daha ne yapsın ki? Almanya’da ve yurtta her vilayette bu kadar Kur’an kursları var. Her çocuğu Kuran’a bağladı. Arapça’yı sevdirdi. Tedrisatı sevdirdi. Bu kadar insanin kalbini Kuran’a bağlamak Hilmi Tunahan’a nasip oldu. Allah ondan razı olsun.
Mehmed Kırkıncı Hoca, dersiamlardan Dursun efendi’nin Süleyman efendi hakkındaki bir sözünü de şöyle anlatmaktadır:
“1970’li yıllarda dersiâmlardan ve Mahmud Efendi’nin hocası olan Of’lu Hacı Dursun Efendi, Erzurum’daki Kümbet Medresemizi ziyaret etmişti. Her yönüyle büyük bir alim olan Dursun Efendi’ye herkesi sordum ve o da anlattı. Mesele Silistre’li Süleyman Efendi’ye gelince aynen şu cümleleri söyledi: “Süleyman Efendi de dersiâmdır; ancak o Allah’ın hususi bir inayet ve ihsanına mazhardır ve akranlarından farklı bir simadır. Başından beri onun böyle olduğunu hissediyorduk.”(Ahmed Akgündüz.age.)
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri ezelî takdir olarak, seyyidler zincirinin 33. halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da ilâhî füyüzât ile alâkalanarak, seyyidler zincirinin 32. halkası ve bu zincirin 9. büyük rütbesi olan Salâhuddin ibn-i Mevlânâ Sürâcüddin (k.s) Hazretleri'nden seyr-u sulûklerini tamamladılar. Kendilerine vâki tecelliyatın büyüklüğünden üstâzları tarafından İkinci bin yılın Müceddidi İmâm-ı Rabbâni Hazretleri'nin rûhânî nisbetlerine teslim edildiler. Bu sûretle Altın Silsile'nin 33.’üncü ve son halkasını teşkil ederek; dünyanın şu zamanlarında İlahi feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr-ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sahasına çıkarmışlar ve halen de çıkarmağa devam etmektedirler. Mürşid-i kâmillerin mânevi tasarrufları âhirete irtihallerinden sonra da ber-devamdır. Belki ceset hapsinden kurtulan rûhâniyetleri, kınından çıkmış keskin kılıç gibi olup, daha müessir ve tasarrufludurlar. Tasavvuf ilminde meşhûr olan bu hakikat, O mübârek zâtın irtihâlinden sonra da bütün şumûlüyle tezâhür etmiştir.
Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını Kur’ân öğretimine vakfetmiş, Kur’ân’ı bilen ve yaşayan öğrenciler yetiştirmiştir. Yetiştirdiği talebeleri itikadda ve amelde sünnî’dirler. Amelde büyük ekseriyetle Hanefî mezhebine, itikadda İmam Mansur Matüridî Hazretleri'ne mensupturlar. Meşreben Nakşidirler. Süleyman Efendi, Nakşilîğin en büyük mümessili olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'ne bağlı ve onun yolunda irşada izinli bir mürşid-i kâmilü mükemmildir. Şu halde Süleymancılık diye Süleyman Efendi'nin icad ettiği ne bir mezheb, ne de bir tarikat mevcuttur.
Süleyman Efendi Hazretleri'nin faaliyet ve hizmetlerinden bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:
• Hayatının gayesi; unutulan sünnetleri ihyâ ve dîni tecdid, kaybolan İslâmî ilimleri Ehl-i sünnet ve’l-Cemâat tarz ve uslûbu üzere tâlim ve bid’atlarla mücâdele olmuştur. Bütün talebelerini de Ehl-i Sünnet inancına eksiksiz bağlı olarak yetiştirmiştir. Okuttuğu “Emâlî” ve “Nesefî” adlı metin kitaplarla İslam itikâdının temelini öğretirken “Şerh-i Akâid” ile de günümüzdeki ve tarihdeki sapık fırka ve mezhepleri talebelerine tanıtmış ve dalâlet fırkalarına düşmekten korumuştur. İnanç sapıklığı içerisinde bir tek talebesi yoktur.
• Hz. ALLAH tarafından kendisine ihsan edilen, maddi ve mânevî tasarrufların neticesidir ki eskiden 20-30 senede tahsil edilen ilimleri, 2 sene gibi çok kısa bir zamana sığdırarak; ilmin ve âlimin yok olmak üzere olduğu bir zamanda, yüzlerce, binlerce din âlimi yetiştirmiş ve vatan sathına yaymışdır. Kur’ân Kursları ve Talebe Yurtları açtırmış; okutup, okutturmak suretiyle mânevi susuzluktan ölmek üzere olan bir milletin âb-ı hayatı olarak imdadına yetişmiştir.
• İslâmiyyeti tercüme kitaplardan öğretmek yerine, Osmanlı medreselerinin takip ettiği temel ders kitaplarından, orijinal ilim dili olan Arapça’dan okutmuş ve öğretmiştir.
• Kur’ân-ı Kerim’i en kısa zamanda okumayı öğreten “Elif Cüzü” en mühim matbu' eseridir.
• Cemiyetten uzakta yaşamak yerine, cemiyet içinde müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve “Dışımız halk ile, içimiz Hak ile” usûl ve esasını düstûr kabul etmiştir.
• Dünya hâdiselerini yakından takip eder. Her sabah bir “Yeni Sabah” gazetesi aldırıp, dış politika yazarının yorumlarını ve önemli haberleri muntazaman okuttururlardı. Bu mevzûda İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin “Zamanının gidişâtını bilmeyen ârif-i billah olamaz” sözünü şiâr etti.
• Günlük hâdiseleri ve dünyadaki müslümanların meselelerini yakından takip eder, yerine göre câmi kürsüsünden dile getirirdi. O devirde bir çok vâizler günlük hâdiseleri câmi kürsüsüne getirmeye cesaret edemezken; O, zaman zaman devlet adamlarını ikaz ederdi. 1956’da Cezâyir Müslümanları Fransızlar'a karşı istiklâl mücâdelesi verirken, Türkiye hükümeti, Birleşmiş Milletlerde Fransızlar'ı desteklemişti. Bu icraatı isabetli bulmayan Süleyman Efendi, va'zlarında “Cezâyirli kardeşlerimize hiç olmazsa duâ edelim” dediği için defalarca ifade vermek zorunda kalmıştı.
• Dinî neşriyata ehemmiyet vermiş, Necip Fazıl'a “Büyük Doğu” mecmuasını çıkarmasında mânevi teşvikleri yanında, maddî yardımları da büyüktür. Hatta mevcut bir tek evini sattı ve mecmuaların yayınlanmasında harcadı.
• Türkiye’de Mason ve Siyonizm tehlikesine karşı milletimizi uyarıcı eserler neşreden Cevat Rıfat Atilhan’ın hizmetlerine en büyük yardımı Süleyman Efendi yaptı. Onun kitaplarını tavsiye etmiş ve yaymıştır. Kezâ o günün şartlarında İslâm mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua onun tarafından az veya çok desteklenmiştir: Abdurrahim Zapsu merhumun “Ehl-i Sünnet” mecmuasından, Sinan Omur'un “Hür Adam” mecmuasına kadar…
• Zamanının, ilim ve irfanda temâyüz eden dersiâm ve ilim adamlarına, talebelerini gönderir; talebelerini onların imtihan etmelerini, din ilimlerinin yeniden ihyâ edilmekte olduğunu görerek sevinmelerini arzu ederdi. Nitekim dersiâmlardan Ali Haydar Efendi ve Hasan Basri Çantay gibi pek çok zevâta, bu vesile ile talebelerini göndermiştir.
• Said Nursi Efendi ile haberleşmiş ve Onu hizmetlerinden haberdâr etmiştir. Said Nursi Efendide Onun hizmetlerini takdirle karşılamış ve şöyle demiştir: “Bizim bugün başlıca vazifemiz; imanı muhâfazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedris yapmıyoruz. İslamın esâsı, maddî ve mânevî kurtuluşun kaynağı olan Kur’ân’ı Kerim’in okutulup, öğretilmesi ve yalnız Türkiye’ye değil, bu yolla bütün dünyaya yayılması işini, biraderim Süleyman Efendi ve onun tesis eylediği Kur’ân Kursları yapıyor. Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 10-15 senede öğrenilen İslamî ilimleri, şimdi Kur’ân Kursları 1-2 sene içinde öğretiyor. Âlim yetiştiriyorlar, fakîh yetiştiriyorlar, müfessir yetiştiriyorlar. Bu hal bir mucize-i Kur’âniyyedir.”
• Türkiye’de İmam-ı Rabbanî Hazretlerini tanıtmıştır. Onun, Kur’ân ve hadîs-i şerîflerden sonra en muteber kitab olan “Mektûbat” isimli eseri, ilk defa iki cilt halinde Süleyman Efendi Hazretleri'nin talebeleri tarafından bastırılmıştır.
• Tarikatı, sadece “hoş sohbet vasıtası” haline getiren son devrin tembelliğini yıkmış, onu kitleleri harekete geçiren heyecan vasıtası kılmıştır.
• Kerâmete asla itibar etmemiş, kerâmet izhârından kaçındığı gibi talebelerine de aynı yolu tavsiye etmiş, “En büyük kerâmet, insanlara hak yolu telkin etmektir” buyurmuştur.
• Öşür farizasını Türkiye’de yeniden ihyâ için çalışmıştır.
ALLAH ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN..
son asrın son alimi
son kitabın muallimi
senki cümle ilme ayan
SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN
Talibim himmetini talep etmeye geldim.
Perişanım halim arz etmeye geldim…
Himmet ve teveccüh dilenmeye geldim.
Beni evlatlıga kabulü ricaya geldim.
Ya H.Z ÜSTAZIM SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN
Ey güzeller güzeli, ey gönüller kıblesi,
Aslı, Altın silsile, Peygamberin vârisi.
Sensin mürşid-i kâmil, sensin ilmin hâmisi,
Sensin dertlere devâ, zamanın bir dânesi...
Görmeyip bu ledünni, iyi anlamayanlar,
Bu bulunmaz pınardan içip te kanmayanlar,
Aşkiyle tutuşup da, yanıp kavrulmayanlar,
Ne büyük zarardadır, nasibi olmayanlar!
Bakmamak ne mümkün! nur akan sîmanıza,
Nasipliler kavuşur, hizmete zâtınıza.
Bilsek ki mukâbildir, bizdeki hakkınıza,
Cana minnet bilirdik, hizmeti kapınıza.
Duymakla tenvir oldu, mübârek isminizi,
Kalbimizin dileği, gönlümüzün sevgisi.
Kurtarır layık olsak, teveccühünüz bizi,
Neler kazanmazdık âh! tanıyabilsek sizi.
Doğrusu bu cihanda, başkaca ışık yoktur,
Olsa bile sönüktür, ziyâsız ve donuktur.
Sizi bilenler bilir, bilmeyene söz yoktur,
Bu nâdide sofrada, tefeyyüz eden çoktur.
Bizden sâdır olanlar, sizi senâ edemez,
Boş laftan, yanlış sözden, daha öte gidemez.
Hakîre sükut düşer, asla nağme edemez!
Sizi medh-ü senâya, diller kâfi gelemez.
Bizimki övmek değil; nâfile bir gayrettir,
Belki birkaç söz ile, şems’i tarif etmektir.
Aşığa gönül gerek, bizlerdeki yürektir,
Bu yolda makbul olan, kendini hiç bilmektir.
Senin ismin Süleyman, nâm-ı diğer Tunahan
Yolun Kur’an yoludur sensin sâhib-i zaman
Senden feyiz almayan binlerce insan pişman
Üstâzım himmet eyle, muhtâcız sana her an
Fazıl kardeşim, ilgin ve güzel katkıların için çok teşekkür ederim. Ellerine-gönlüne sağlık.
Selamlar, dualar...
Soruyu öyle sor ki; ne kendine utanç, ne de sorulana azap olsun.
Evlatlarım! Bugün insanların pek çokları vadilerden akan sel gibi cehenneme doğru hızla akmaktadırlar. Nasıl ki bir afet olur, dağda derede sel ne bulursa alıp götürürse; dinsizlik, ahlaksızlık ve cehalet de insanları böylesine cehenneme götürüyor. İnsanlar bu selden kendilerine lazım olanları kurtarmak için nasıl çırpınırlarsa; biz ve benim evlatlarım, ilim ve cihadla cehenneme gitmekte olan bu insanlardan elimizden geldiği kadar kurtarmaya çalışacağız.”ALLAH HAKKIYLA ÜSTAZIMIZA EVLAT OLMAYI,ONUNDA EVLATLARINA ŞEFAATÇİ OLMASINI NASİP EYLESİN...
Sevgili GÜVERCİN ve SAMSUNUM...
Samimi dualarınıza bilmukabele en içten ve gönülden hayır-dualarlarımla BAYRAMINIZI tebrik ediyorum.
Rabbimden, sağlık ve afiyet üzere hayırlı başarılarla dolu bir ömür, ebedi ve sermedi âlemde de bitmeyen-tükenmeyen saadetler ihsan buyurmasını niyaz ederim.
Selam ve muhabbetlerimle...
rabbim bizlere ömrümüzün sonuna kadar son nefesimiz dahil onun yolundan ayirmasin o yüce yola hakkiyla hizmetci olabilmeyi su aciz kulunada nasip etsin.......AMIIIIN.
Kıymetli hocam yine o güzel ve ruha dinginlik veren üslubunuz ile çok güzel açıklamalarda bulunmuşsunuz. Allah (CC) razı olduğu kullarının arasına kaydeylesin.
.*.*.*.
Dilerseniz sözlerimizi, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin ve Hz. Üstazımızın (kaddesallahu esrarahüma) o enfes müşterek dualarının mealiyle noktalayalım.
“Allah’ım! Meccânen yarattın, meccânen rızıklandırdın, meccânen de mağfiret eyle ve meccânen Cemâlinle de şereflendir.”
.*.*.*.
Hem bu güzel duaya hemde bu yazı altında yapılmış olan dualara gönülden ""AMİN"" diyor ve tüm mollacami dostlarının Ramazan Bayramlarını tebrik ediyorum.
sevgi ve muhabbetlerimle
güvercin


.*.*.*.Bu yol hüve hüve limi limisine Allah yoludur.*.*.*.
Halis Ece kardeşim Allah razi olsun mübaret zatı çok güzel anlatmışsınız.. Rabbilalemin onların dualarını ve yardımlarını eksik etmesin.. maneviyattan ve manevi kişilerden toplumumuzu yoksun bırakmasın.
selam ve dua ile..
Hassas ve dikkatli takibiniz için ben teşekkür ederim sevgili MAT_OGRET rumuzlu kardeşim...
Selam ve dualarımla...
Halis hocam yürekten teskkur ederiz..
-----------------------------------------------------------------------------------------------
“..İmamı Rabbani evlatları güzeldir, imanlar güzeldir, kalpleri güzeldir.."
Ve aleykümü’s-Selâm Sevgili SNEROL…
Öncelikle Mollacami’ye hoş geldin.
Samimi duaların için de teşekkürler…
Gelelim dikkatini çeken “konu” ya da “konular”a…
Hemen belirtmem gereken husus; hakikat penceresinden bakıldığında üzülmeyi-üzülmeni gerektirecek bir durumun bahis mevzuu olmadığıdır. Ama tabii ki sen kendi perspektifinden baktığında, meseleyi sadece zahiri açıdan değerlendirdiğinde kendini haklı görebilirsin. Buna da diyecek bir sözümüz olamaz. Bize düşen, ancak mümkün olduğunca vaki üzüntünüzü, şüphe ve tereddütlerinizi gidermeye çalışmaktır. Bu cümleden olarak bilmemiz ve de bilmeniz gerekir ki;
Bâtın-ı şeriatta kutub ve kutbu’l-aktab, velâyet ve bunun yanında irşada salahiyet veya salahiyettar olmamak gibi hayli kalabalık bir ıstılahlar manzumesi vardır. Bunların her bireri farklı manalar ifade eder. Mesela zahiri planda da nice devletlûler vardır ama, zirvede sadece tek sultan bulunur.
Üzüldüğünüzü belirttiğiniz ifadelerinizde, “suleyman hilmi tuna hazretlerini sizin kadar bizde seviyoruz” demişsiniz. Allah muhabbetinizi arttırsın diyelim. Bu arada soyadının da, “tuna” değil, “TUNAHAN” olduğunu hatırlatalım.
“o Allahin veli bir kulu mürsidi kamildir” sözleriniz doğru olmakla birlikte noksan. O sadece mürşid-i kâmil değil, aynı zamanda “mükemmil”dir.
Keza demişsiniz ki, “yazilarda soylediginiz o geldi diger mursidi kamillerin hükmü batil oldu onun tasarrufati kiyamete kadar devam edecektir deniliyor.”
Yorumlarda geçtiğini söylediğiniz bu sözün cevabıyla alakalı da, dilerseniz bizzat Süleyman Efendi Hazretlerine (k.s.) kulak verelim. Buyuruyorlar ki, “Nakşi yolu Müceddidin kolunda zikir, hafîdir; cehri değil. Bu yolun büyüklerine diğer tarîklerden mürşid olarak ziyarete gelenler, mürid olarak avdet ederler. 12 tarik cümlesi haktır. Lakin İmam-ı Rabbani yolundan gayri cümlesinin nuru halen munkati’ olmuştur, kesilmiştir.” (Ali Erol-talebesi, Hatıratım, s.29)
Yine yazdıklarınız arasında şunları söylemişsiniz: “sunu belirtmek istiyorum eger bir mursidi kamilin tasarrufati vefat ettikten sonra devam ediyorsa ozaman baska mursidi kamile gerek yok dunyasini degistiren peygamberlerden eger istifade edilbilseydi adem (a.s)sonra baska peygamber gelemezdi demek her zamana bir paygamber her devirede mursidi kamil gerekiyor. diger Alalh dostlarinin hükmü batil oldu demekle veliyullaha mursidi kamillere haksizlik ediyorsunuz onlarin mursid oldugunu ozaman demek kabul etmiyorsunuz onlairn Allah dostu olduguna iman etmiyorsunuz. Allah dostunu inkar etmek cok tehlikeli bir durumdur”
Bu parağrafınızla ilgili olarak da tabii ki çok şey söylenebilir. Fakat olabildiğince kısa ve öz cevaplamaya çalışacağım.
Bir defa en basitinden “Mü’minler ölmez, sadece fena aleminden beka alemine nakl-i mekan ederler” hadisi gereğince, Allah dostları zaten ölmezler. Tasarrufları da vefatlarından sonra daha bir müessir olarak devam eder. İlahi irade icabı bu tasarruflarını ya bizzat veya bilvasıta sürdürürler. Âlemde her birerinin farklı farklı vazifeleri vardır. Nitekim Süleyman Efendi Hazretleri, “… Bu civardan geçen bütün aktâb-ı kiram, üzerlerindeki emanetleri, bugünün merkezine bırakmadan geçmediler. Çünkü geleceği (Rasûlüllah’ın bildirdiği gelecekteki olacakları, vaziyetin vahametini) biliyorlardı.” (Ali Erol, a.g.e., s. 38) buyururlar.
Bir velinin herhangi bir alanda tasarrufunun olması demek, onun aynı zamanda irşada da salahiyettar olması demek değildir. Hoş, velayetin de çeşitli dereceleri vardır tabii… Ama her veli irşada ehil ve salahiyetli olmayabilir. Manevi irşad meselesi, öyle basit manada senin benim gibilerin va’z u nasihatte bulunması, talim ve telkin vazifeleri demek değildir. O iş, ancak Rasûlüllah’ın tam ve kâmil manadaki varislerinin uhdelerindedir.
Bilindiği üzere peygamberler, farklı milletlere farklı zamanlarda onların maslahatı için Allah tarafından gönderilmiş üstün insanlardır. Ama onların da gelişi, Rasûlüllah Efendimizle nihayet bulmuştur. Peki ondan sonra insanlık nasıl irşad edilecekti? İşte bunun için Mavlamız (celle şânühû), O’nun varisi olan hakikat alimlerini gönderiyor Habibine vekaleten... Adı geçen zat-ı şerif de, bu zincirin son halkasıdır. Bizim zerre kadar kuşkumuz yok; irşad ve tasarrufları kıyamete kadar berdevamdır. Onun bir post nişini de yoktur. Nitekim talebelerine hitaben buyururlar ki; “Allahu zû’l-Celâl Hazretleri dinini ihyaya-tecdide hükmetti ve min indillah bu yenileme vazifesi, benim ve sizin omuzlarınıza indi. Delil mi istiyorsunuz? İşte Hz. Allah çelik-çomak oynayacak çocuklara kısa zamanda ilmini ihsan ettiği gibi, irşada dahi istidat veriyor. Bundan büyük delil mi olur!” (Ali Erol, a.g.e., s. 21)
Binaenaleyh, “diger Alalh dostlarinin hükmü batil oldu” gibi anlaşılması güç bir mana da yok ortada. Var olan mana, işin ehline-sahibine bırakılması, havale edilmesi, onun riyasetine bırakılmasıdır. Bir başka ifadeyle, diğerlerinin onun daire-i tasarrufu tahtında hizmetlerine devamının bahis mevzuu olduğunun anlatılmaya çalışılmasıdır. Yoksa kimseye, hiçbir veliye haksızlık filan edildiği yok. Süleyman Efendi Hazretleri, bu hali de şöyle tavzih buyururlar: “Semada âleme ziya veren güneş bir olduğu gibi, Muhammediyyü’l-meşreb ve Sahib-i irşad olan varis-i hakiki de arz’da birdir. Vücud-i Nebi (s.a.v.), dinin merkezi olan arz’da ise de, Ruhaniyet-i Rasûlüllah, diğer âlemlerde dahi tebliğ-i ahkâm eylediği gibi, varsi-i hakiki olan zatın vazifesi de O’na tebean öyledir. Ve bütün kâmiller, kandillerini ondan yakarlar.” (Ali Erol, a.g.e., s. 20) Yani onun vasıtasiyle feyizlerini alırlar. Türkçemizdeki meşhur tabirimizle, “Her çalı dibinde bir mürşid” olmaz, olamaz.
Son parağrafınızda da şöyle demişsiniz: "eger bugun suleyman hilmi tuna hazretleri hayatta olsaydi durumunuz cok daha farkli olurdu ancak kac kisi onun yaninda kalabiliridniz bu fikirlerinizle. yer yüzünde gercek bir manada Allah diyen salih kullarim oldugu muddetçe kiyamet kopmayacaktir diyor rabbul alemin nefsimizi bir sorguya cekelim acaba gercek manada Allah diyen bizmiyiz yoksa suan yasayan ve hayatta olan Allahin sevgili kullari mursidi kamillermidir?biz kimiz kimlerin hükmünü batil ediyoruz bir daha dusunmenizi istiyorum hepinizden dua talep ediyorum vesselam”
Burada da gene ilmi ve mantıki bir hataya düştüğünüz için, kazıyyenin neticesi de haliyle yanlış geliyor. İrşad ve tasarrufları aynen devam eden zatın bedenen dünyadan ayrılmasının, bizim feyzimize ve hizmetlerimize ne gibi menfi bir tesiri olabilir ki, düşündüğünüz manada farklılık olsun. Bugün bu hizmetlerin idamesi için çırpınan, sa’y u gayret gösteren kimseler, O’nun “evladım” dediği insanlar değilse, peki soralım size: “Kim bunlar?” Yine kendi ifadeleriyle, “binlerce Süleyman” değil mi?
Kimin gerçek manada kalbine ve sair letaifine “Allah” dedirtebildiğini, “zikr-i kesir” ile kimlerin meşgul olduğunu bilen bilir. Onun muhasebesi çoook yüksek “manevi matematik” gerektirir. Dolayısıyla o iş, ne senin ne de benim gibilerin işi… Şairin dediği gibi, “İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez / Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez!” Biz taşıyamayacağımız yükün altına girmemeye, tartamayacağımız ağırlığı terazimize vurmamaya çalışalım yeter.
“Hâsibû kalbe en tühâsebû” düsturunu en güzel tatbik etme çabası içerisinde olan bir nezih güruha bunları söylerken, gerek sözlerinize ve gerekse -YOLCU kardeşimizin hatırlattığı üzere- üslubunuza biraz daha dikkat ederseniz dünya ve ahiretiniz için çok daha hayırlı olur diye düşünüyorum.
Meselenin ehemmiyet ve nezaketine mümasil bir genişlik ve derinlikte olmasa da, acizane kanaatimce anlamak isteyenin anlayabileceği bir açıklama var yazdıklarımızda… Bizim “müteşeyyih”lerle bir işimiz yok, olamaz da. Öyle kendiliğinden “şeyh” olmuş, “mürşid” olaçıkagelmişlere ayıracak vaktimiz de yok. Bilginize...
Dualar müşterek, vesselâm…
Muhterem Hocam, bilmukabele kandinizi tebrik ederim ve yapmış olduğunuz dualara canı gönülden amin diyorum. Cevabınız için teşekkür ederim. ALLAH razı olsun.
Yolcu kardeşim son yorumunuzda, benim yorumuma atfen çok isabetli tesbitlerde bulunmuşsunuz.Bu hususlarda tamamen sizinle hemfikirim.Ancak benim arzu ve niyetim,tarihsel bilgi ve verilere sahip olmaktan ziyade ömrünü Kuran'a vakfetmiş bu mübarek Zatın (KS) hayatını ilmi ve manevi yönden tetkik edip,izledikleri yoldan gitmeye çalışarak,Kuranı,sünneti ve ilmi meseleleri daha iyi anlamak ve yaşamak çabasıdır. Bütün cehdim bu yöndedir.Umarım meramımı doğru ifade edebilmişimdir.Allah sizlere ve bizlere cümlemize selamet versin.
Nacizane görüşüm odur ki;bizim için gerçek Kadir Kuran'ın kalplerimize indiği andır. Rabbim cümlemize Kuran'ı anlamayı ve hakkıyla yaşamayı nasip eylesin..
Ve öyle bir ömür yaşayalım ki, ömrümüz ramazan, ahiret bayramımız olsun inşaallah..
Selam ve dua ile ...
Aleykum Selam SNEROL
Selamı almak farz olduğu vecihle;selamınızı almak istedim
Sorgulamalarınızın cevabını;yazının yazarı olan muhterem Halis Beyefendi verecektir tahmin ederim.Bu noktada size tavsiyem; sorgulama üslubunuzu biraz mutedil yapınız.
Yorumda bulunmak istediğim meseleye gelince:
Süleyman Hilmi Tunahan(r.a) Hazretlerinin hayatı hakkında tarihsel bir bilgiden ziyade; hadim-i Kur'an olan diğer bir tabirle,dellal-ı Kur'an olan yönü ile ilgilenmek gerektir diye düşünüyorum.
O Zat-ı Mübarek(k.s) Kur'anın okunması,hıfzı adına çok büyük bir hizmete vesile olmuştur.İşte o Zatı anlamak, Kur'anı ve Kur'anın tefsiri olan Hadisi anlamaktan geçer.
Madem ki;o Zat-ı Kamil(r.a.) Kur'an ile hemhal olmuş adeta hayatı yaşayan bir Kur'an olmuş...O halde; hayatını öğrenmek isteyen Kur'anı anlayıp yaşamalıdır.Hasılı;onun gaye-i hayatı Kur'andı...
Öyle ise;Kur'anı anlayalım ve yaşayalım...
_________________________________________________________________
Andolsun Zikirden sonra Zebur'da da :''Yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır'' diye yazmıştık.(Enbiya,105)
esselamu alaykum oncelikle sunu belirtmek istiyorum insallah sitenizde yeniyim yeni
uye oldum rabbim hizmetlerinizi kabul buyurusn insallah.benim dikkatimi ceken bir konu
var burda daha dogrusu yorumlarinizla ilgili okurken gercekten cok uzuldugumu
belirtmek istiyorum.suleyman hilmi tuna hazretlerini sizin kadar bizde seviyoruz
o Allahin veli bir kulu mürsidi kamildir.yazilarda soylediginiz o geldi diger mursidi
kamillerin hükmü batil oldu onun tasarrufati kiyamete kadar devam edecektir deniliyor.
sunu belirtmek istiyorum eger bir mursidi kamilin tasarrufati vefat ettikten sonra devam
ediyorsa ozaman baska mursidi kamile gerek yok dunyasini degistiren peygamberlerden
eger istifade edilbilseydi adem (a.s)sonra baska peygamber gelemezdi demek her
zamana bir paygamber her devirede mursidi kamil gerekiyor.diger Alalh dostlarinin
hükmü batil oldu demekle veliyullaha mursidi kamillere haksizlik ediyorsunuz onlarin
mursid oldugunu ozaman demek kabul etmiyorsunuz onlairn Allah dostu olduguna iman
etmiyorsunuz.Allah dostunu inkar etmek cok tehlikeli bir durumdur eger bugun
suleyman hilmi tuna hazretleri hayatta olsaydi durumunuz cok daha farkli olurdu ancak
kac kisi onun yaninda kalabiliridniz bu fikirlerinizle.yer yüzünde gercek bir manada Allah diyen salih kullarim oldugu muddetçe kiyamet kopmayacaktir diyor rabbul alemin nefsimizi bir
sorguya cekelim acaba gercek manada Allah diyen bizmiyiz yoksa suan yasayan ve
hayatta olan Allahin sevgili kullari mursidi kamillermidir?biz kimiz kimlerin hükmünü
batil ediyoruz bir daha dusunmenizi istiyorum hepinizden dua talep ediyorum vesselam
Sevgili AHUZAR;
Sorduğun mevzuda maalesef derli-toplu bir çalışma kaleme alınmış değil. Mevucutlar ise, dediğin gibi ya "özet biyografi" ya da "hatıralar" tarzında birkaç matbu ve bir hayli de gayr-i matbu notlar halinde... Sıhhat yönlerini tesbit de hayli müşkil. Ya bizzat nâkillerini bulacak, onlara soracaksınız; ki, son senelerde bu da oldukça zorlaştı, çünkü maalesef adetleri azaldı, halen hayatta olanlara ulaşabilmekse her an herkes için kolay olmasa gerek... Ya da O'ndan (k.s.) nakledildiği söylenen sözleri -şayet bir tereddüt hasıl olmuşsa- zahiri ve batını kıstaslar süzgecinden geçirerek ilmi kriterlere muvafık olup olmadıklarını tesbit etmeye çalışmak. Kanaatimce bir üçüncü şık gözükmüyor, en azından şimdilik bizim bulunduğumuz noktadan...
Gene dediğiniz üzere, "kapsamlı bir eser yazılamaz mı?" Tabii ki yazılabilir. Ama bunun kararını verecek olan merciin bizler olmadığı da hepimizin malumu...
Son olarak da, "... bu konuda büyük bir boşluk olduğunu düşünüyorum. konuyla ilgili kitap tavsiyeleriniz varsa bizimle paylaşır mısınız?" demişsiniz... Haklısınız. Boşluğun olduğu da ihtiyacın bulunduğu da aşikâr... Tabii bizim bulunduğumuz pencereden baktığımız zaman. Ancak şunu da unutmamak lazım; "el-Umûru merhûnetün bi-evkâtihâ"... Vakti geldiğinde, hiç şüphe yok ki olması gerekenler mutlaka ortaya çıkacaktır.
Nitekim bildiğim kadarıyla bir zamanlar birileri bu hususta bir çalışmaya başlamıştı. Hem de sadece nakilden ibaret olarak da değil... Sözlerin çeşitli ilim dalları açısından nelere işaret ve delalet ettiklerini, fikri açılımlarla şerh ve izah ederek... Ama aradan bunca zaman geçmesine, tabir caizse "köprünün altından çok sular akması"na rağmen bir türlü tahakkuk etmedi... Çalışma su yüzüne çıkmadı-çıkamadı. Kısacası zannederim çalışma "kadük" kaldı. Şahsen dervişane bir mülahazayla, yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi, "demek ki zamanı gelmemiş" dedim.
Aslında, şuur ve idrak sahibi her insanın görebileceği üzere O'nun (k.s.)sözleri, İslâmi ve insani ilimlerin hemen her dalında birer doktora tezine esas ve kaynaklık teşkil edecek hüviyet ve mahiyyete... O bakımdan, izin ve ruhsat çıktığında, ehil ve liyakat sahibi kardeşlerimiz tarafından pek çok açıdan ele alınabilir, İslâm'ın ve insanlığın istifadesine sunulabilir, diye düşünüyorum. Acizane fikrim bu. İnşaallah günü-zamanı geldiğinde, zemini oluştuğunda mutlaka tahakkuk edecektir diye inanıyorum.
Yukarıdan beri anlatmaya çalıştıklarımdan da kolayca anlaşılacağı üzere, üzülerek ifade edeyim ki, size bu hususta farklı bir eser tavsiye edebilecek durumda değilim. Aşağı-yukarı bu mevzuda benim de sizin de bildiğiniz eserler hemen hemen aynı çalışmalar. O sebeple acizane, elimizdeki imkânlarla iktifa, mevcutlardan istifade etmeye çalışacağız, diyorum.
Rabbim sırat-ı müstakiminden ayırmasın, feyzimizde-nurumuzda daim, yoluna hizmette kaim eylesin.
Bu vesileyle gerek sizin gerekse tüm Mollacami üyeleri ve okurlarımızın, ayrıca topyekün İslâm âleminin Kadir gecelerini tebrik ediyor; Hz. Mevla'dan layıkiyle ihya edebilmeye güç ve kuvvet vermesi temennisi ile bu geceye mahsus lûtuf ve ihsanlarından azami derecede istifade ve istifaza edebilen kulları arasına ilhak buyurmasını niyaz ediyorum.
Selâm ve saygılarımla...
Saygıdeğer Hocam,merak ettiğim bir konuda yardımınıza ihtiyacım var şöyle ki; ben ve dönem arkadaşlarım, Hazretimiz hakkında zaman zaman hocalarımızdan duyduğumuz ve takvimlerden okuduğumuz kadarıyla bilgi sahibiyiz.Allah razı olsun pek çok detayı yazınızdan öğrenmiş oldum.Kendi çapımda yapmış olduğum araştırmalarda gördüm ki,bu konuda kaleme alınmış yazılar ya özet biyografi yada hatıralar şeklinde.Hem bizler, hem mesuliyetimiz altında kardeşlerimize sıhhatli bilgiler vermek adına ve hemde muhibban dan kardeşlerimizin istifade etmeleri adına kaynak oluşturacak , kapsamlı bir eser yazılamaz mı? Acizane, bu konuda büyük bir boşluk olduğunu düşünüyorum. konuyla ilgili kitap tavsiyeleriniz varsa bizimle paylaşırmısınız?
Saygılarımla
Ahuzar
Sevgili TUNAHANGULU ve KARACA06…
İlginiz için teşekkürler… Hayır-dualarınız için hudutsuz “âmin”ler… Hastalığınız için de âcil şifalar diliyorum.
Gördüğüm ve anlamaya çalıştığım kadarıyla KARACA rumuzlu kardeşimizin mesajında açılması gereken bazı önemli hususlar var. Şöyle ki:
İslami akidemize ya da bir başka ifadeyle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akaidine göre Müslümanların durumu ve ahiretteki muameleleri faklı farklıdır. Nasıl ki Kur’an-ı Kerim’de “إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى” Yani, hakikaten sizin işiniz (işleriniz) muhteliftir (başka başkadır), (el-Leyl, 92/4) buyrulduğu gibi, manevi açıdan da vaziyet öyledir.
Hani tasavvuf ıstılahiyle ifade edecek olursak mü'min; avam, havas, havassu’l-havas ve sair tabakalara ayrılır. Müslümanlar, gerek imanlarının kuvveti ve gerekse ibadet ve amellerindeki ihlâsları nisbetinde değişik derece ve mertebelere sahiptirler.
Keza Allah’ın nûrunu-Rasûlü’nün feyzini kalplerine-latifelerine çekiş, O’nun varislerinden istifade ve istifaza ediş cihetiyle de biribirlerinden farklıdırlar. Bu hal, tıpkı insanın aslı olan toprağın durumu gibidir. Her toprak suyu aynı şekilde alıp, aynı şekilde muhafaza etmez-edemez. Mesela normal bir toprakla çölün durumunu düşünün…
Hal böyle olunca, ahiretteki manzara da buna mümasil gelişiyor...
- Öyle insanlar var ki, hesapsız-sualsiz cennet-i a’lâya giriyor.
- Bir kısmı da “hesab-ı yesir” yani kolay bir hesapla…
- Bazıları da dehşetli bir hesap sonucu necata kavuşabiliyor.
- Keza mü’minlerden önemli bir kısmı da afva, mağfirete nail olamadıkları için, günahları nisbetinde cehennemde cezalarını çektikten sonra ancak cennete kavuşabiliyorlar.
Nitekim İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.), Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) “Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır; biri müstesna, hepsi de ateştedir (cehennemdedir)…” hadis-i şerifini şerh buyururlarken, bu, Ehl-i Sünnet dışı fırkalara mensup olanların tamamı ebedi olarak cehennemlik demek değildir. İman götürebilenler, yani bid’atları-sapkınlıkları itikadi alanda olmayıp imanlarına bir zarar gelmemiş, dolayısıyla zerre miktarı da olsa bir iman götürebilmiş olanlar, günahları oranında cezalarını çektikten sonra cennete gireceklerdir, buyuruyor.
Sadede gelecek olursak; tabii ki bütün bu tabakaların en önemlisi, hedefimiz olması gereken, cehenneme uğramadan direkt olarak cennet-i a’lâ’ya gidebilmektir… Cemâl-i İlâhiye kavuşabilmektir.
İşte bunun da yolu;
Şeriatın hem zahirine, hem batınına sahip çıkmakla mümkündür. İtikad-amel ve ibadetlerimizi Ehl-i Sünnet çizgisi üzere ihlâsla yapmaya, rabıta ve zikr-i kalbiye devam etmeye bağlıdır. Onun da usûlü, sizin de hocanızdan naklen ifade etmeye çalıştığınız gibi, kâmil ve mükemmil bir zata irtibata, yani kişi, yaşadığı devirde Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) zahir va batınına hakkıyla ve kemaliyle varis olan “kibrît-i ahmer”e intisap ve bu minval üzere teslim-i ruh edebilmeye bağlıdır.
Dilerseniz sözlerimizi, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin ve Hz. Üstazımızın (kaddesallahu esrarahüma) o enfes müşterek dualarının mealiyle noktalayalım.
“Allah’ım! Meccânen yarattın, meccânen rızıklandırdın, meccânen de mağfiret eyle ve meccânen Cemâlinle de şereflendir.”
Selâm ve muhabbetlerimle…
as
cenabı hak cümlemize doğru yola iletsin zaten bir kamile bağlanarak .manın %97 si kurtuluyo
tabi bundan mahrum kardeşlerimiz de %97 kurtulmuyo onlar için çok vahim ve ürpertici durum. bunu bir hoca kardeşimden duymuştum. her neyse cenabı hak bizlere doğru yolu bahşetmiş. inş bizlerde bu doğru yolda İLERLERİZ cünkü yol doğru olabilir ama yoldaki araçlar iyi olmadıktan sonra ne fayda diyor. cenabı haktan cümlemize kolaylık vermesi ümidi ile
ALLAHA EMANET OLUN.
bu arada ben hastayım aşırı derece soguk algınlığı var başım dönüyo her şeyi 3 5 görüyo gibiyim kardeşlerim dua edin
ZATININ SIFATININ ESMAININ EFALININ HUDUDSUZLUGUNCA SUKURLER OLSUN YARABİİ.
bızlere nasıp olmus hazretıze evlatlık daha ne ısteyebılırız.ınsallah hakıkı evlatlarım lıstesınde hepımızın ısmı sılık kalemle bıle olsa yazılıdır.su dunyada tek temennı ve duamdır...
Sevgili AHUZAR ve TOPRAK_SU...
Öncelikle ilginiz ve ahuzar kardeşimizin mültefit ifadeleri ile çok hoş edebi değerlendirmeleri için teşekkür ederim.
Rabbim cümlemizden razı olsun.
Toprak_su kardeşimizin ise, "sözlerim bu yolun mensubu olan kardeşlerime ben size benim inandığım gibi inanın demiyorum sizinle ahiretde buluşmak isteseydim sizinle aynı inanırdım" sözleriyle ne demek istediğini, üzülerek ifade edeyim ki anlayabilmiş değilim. Ancak genel atmosfere bakılırsa, alındığı-kırıldığı gibi bir hava hissediliyor. Oysa ortada bu durumu mucip bir şeyin olmadığı-oluşmadığı aşikâr. En azından bizce... O bakımdan bir açıklama getirirse, şahsen bizleri memnun edeceğinin bilinmesini isterim.
Mukabil selam-saygı ve dualarımla...
sözlerim bu yolun mensubu olan kardeşlerime ben size benim inandığım gibi inanın dem
iyorum sizinle ahiretde buluşmak isteseydim sizinle aynı inanırdım
saygılarımla ali ay
Ahiret Kardeşim Ali ay yeni ismiyle ''TOPRAK_SU
Sözlerinizin hususa hitab ettiğini anlayamama cehaletimden dolayı özür dilemek isterim.
Biz müminler inancımızı, Ehl-i Sünnet vel Cemaat inancı çizgisinde tutmakla mükellefiz.Benim inancım böyle...Senin inancın şöyle...Onun inancı böyle...İfadeleri, ittifaka değil;menfi bir ihtilafa sebeptir.
Ahirette mümin ve müslüman olarak vefat edebilirsek;buluşacağımız yer, istesekte istemesekte aynı yerdir.O şartla ki;bizler imanla kabre girebilelim...
Hakkımızda istikameti niyaz ederim...
Selam ve dua ile.........
________________________________________________________________________
Andolsun Zikirden sonra Zebur'da da :''Yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır'' diye yazmıştık.(Enbiya,105)
Sayın arkadaşlar, benim o sözümün muhatabı yolcu kardeşimizdir. görülüyorki kalbi başka yerde kendisi başka yerde ben davama nasıl inandığımı ve bu davaya gönül verenlerin de bu şekilde inanması gerektiğini söyledim yolcu kardeşimiz tabiki kendi itikatı doğrultusunda cevap vermiş bu cevabın sahibi ile tabiki aihirette aynı safta olmam ben.Sayın yolcu arkadaş yazımı anlamadığını söylüyorsun doğaldır fakat anlamdığın bir yazıya yorumu yapman ne kadar doğru sizden isteğim laf olsun diye cevap yazmayın önce ANLAYIN
saygılarımla ALİ AY
Lütfen dikkat ediniz!Yazınızın hususa hitab ettiğini anlayamadım diye ifade ettim ki;bir önceki yazınızda siz böyle ifade etmiştiniz.
Hususi dairenizdeki davranışlarınıza veya söylemlerinize karışmak gibi bir hevesim olamaz ki;o sebeple özür diledim.
Bu sitenin umuma açık bir site olduğu malumunuzdur.Hal böyle iken;hususi dairenizi umuma açık olan bir yere taşırsanız,vaki olabilecek eleştirilere açık olmalısınız.
Hem biz müminler birbirimize karşı açık olmaz isek;yanlışlarımızı nasıl düzeltebiliriz?
Siz bir yorum yaptınız ve ben de yorumunuzda gördüğüm bazı noktaları sorguladım.Bu sorgulamamda hatalı bir yan göremiyorum?
Birbirimizi kırmanın bir manası yokdur diye düşünüyorum.
Hem laf olsun diye asla yorum yapmam bu ifadelerinize binler teessüfler!!!!!!
Hala bu ahiretteki aynı saf meselesin anlayabilmiş değilim.Allah için anlayan varsa izah ederse sevinirim....
İlmim yok.Ancak; talib-i ilmim.
____________________________________________________________________________
Andolsun Zikirden sonra Zebur'da da :''Yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır'' diye yazmıştık.(Enbiya,105)
Beni nasıl anlarsınız bilmiyorum fakat şunu aklınızın zerrelerine işleyin
Son mürşidi kamil
ondan sonra mürşidi kamil gelmeyecek
ve tasarrufu kıyamete kadar devam edecek bu benim itikatım dedim siz tutuyorsunuz yorum yapıyorsunuz hangi bilgiye göre neye göre ben önce uyardım kimse yorum yapmasın diye bilmem meramı mı anlatabildim mi anlman ümidi ile
saygılarımla ali ay
Saygıdeğer hocam, gerek Hazretimiz hakkında,gerekse diğer yayınladığınız yazılarınızda bize vermiş olduğunuz detaylı bilgiler için, seviyeli uslubunuz ve hoşgörünüz için teşekkür ederim. Özellikle empati hususunda size tamamen katılıyorum.Değilmi ki bizler müslümanız ve kardeşiz, farklı mecralarda aksakda Tevhid noktasında birleşiriz. Hocam bize yapmış olduğunuz güzel dualara mukabil, acizane ben de Rabbimden hizmetlerinizde daim ve muvaffak olmanızı, umduklarınıza nail ve korktuklarınızdan emin olmanızı niyaz ederim..
Bence hakiki alimler ve mürşidi kamiller;karanlığa yakılmış birer meşaledir onlar, yolunu kaybetmişler için yola konulmuş işaret taşlarıdır onlar, yalnızlık ve bunalım çağı olan günümüzde tutunacak bir dal,sığınılacak bir limandır onlar,en önemlisi doğru adrese (Hakka)giden yolda rehberdir onlar..Rabbim cümlemizi Onlar'ın şefaatine mazhar eylesin..
Bahusus arifi Rahman vakıfı esrarı Sübhan olan Hazretimize bizleri hakiki evlat eylesin.
Hocam tekrar teşekkür eder,saygı ve hürmetlerimi sunarım.
Selam ve dua ile...
Ahuzar
Teşekkürler sevgili casper_melike...
Güzel dualarına hudutsuz "âmin"ler, bilmukabele hayır dualar...
bu mübarek zata evlat olmanın hakkını verebilmeyi Allah teala hepimize nasip etsin. Çektiği çilenin semeresi şuan aşikardır. Bu büyük devletten habersiz olanlara tek dileğim hidayettir. yüreğinize,emeğinize sağlık efendim.
Sevgili ahmetarif, alanya sultanı, demircan0, OSMANLIKIZI, MB_MAKINECİ_034 ve TUNAHANGULU...
Yazıya olan ilginiz ve güzel değerlendirmeleriniz hepinizi ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Samimi dualarınıza hudutsuz "âmin"ler...
Rabbim cümlenizden razı olsun.
Selam ve muhabbetlerimle...
HZ. Üstazımızın irtihalinin 48. seneyi devriyesi olsada onun tasarrufu kıyamete kadar devam edecektir.Onun müesseseleri olduğu müddetçede.Allah şefaatlerine nail eylesin inşallah.
hz.Allah bızlere hazretımıze layık olmayı nasıp etsın.O'nun evlatlarına yakısır
sekılde hareket ettırsın ınsallah.
Değerli kardeşlerim!
Kıymetli yorumlarınızla yaptığınız katkılardan dolayı hepinize teşekkür ediyorum.
Rabbim cümlenizden razı olsun.
Ancak bir hususa da temas etmeden geçemeyeceğim. Görüyorum ki bazı hususlarda birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. Hal böyle olunca ve internet ortamı da bir nevi karma ve geniş bir aileden oluşunca, herhalde üslubumuza daha bir dikkat etmemiz gerekiyor. Herkes kendi perspektifinden baktığında gayet tabii ki kendisinin haklı olduğunu görecek. Bu muhakkak, aksi de düşünülemez zaten. Ama unutmamamız gerekir ki, bir doğrunun bin türlü ifadesi vardır. Tutup da bunu bin birinci şekliyle ortaya koymaya kalkarsak, hem başkalarını rencide eder, hem de kendimiz rahatsız oluruz. Bu, işin bir yönü, ifade ve üslup ciheti.
Asıl yönüne, maksada gelince; o zaten ulu-orta dillendirilecek, her ortamda anlatılmayı gerektirecek bir husus değil. Ayrıca lüzumu da faydası da yok. Aksine yeni izahları, açılımları da beraberinde getirecek sıkıntılar tevlit etmesi muhakkak.
Bu durumda yapmamız gereken, "empati" kavramını hatırdan uzak tutmamak... Zira "empati"nin olmadığı yerde "sempati" de olmaz. Meseleye-meselelere karşımızdaki insanların gözüyle de bakmasını bilmek... Çok uç bir noktadan gireceğim meseleye, kusura bakmayın... Bakınız Rabbimiz, -bırakın mü'minlerin biribirlerine karşı tutumlarını- mü'min olmayanlara bile nasıl davranmamız gerektiğini şöyle ifade ediyor:
"(Müşriklerin-kafirlerin) Allah'tan başka yalvarıp yakardıklarına (taptıklarına) sövmeyin. Sonra onlar da haddi aşarak bilmeksizin Allah'a söverler. İşte böyle biz her topluma yaptıklarını süslü (çekici) gösterdik, sonra onların son varışları Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını haber verecektir." (el-En'âm, 6/108)
Yazılanlara kendi açısından itiraz eden kardeşimize hatırlatmamız gereken ise; Necip Fazıl'ın, "Müdafaalarım"ında savcıya verdiği cevap olacaktır. Malumunuz, savcının, yazar Hz. Muhammed'i methetmekle asıl maksadı, Mustafa Kemal'i yermektir, iddiasına mukabil, bir kimseyi övmek, birbaşkasını yermeyi gerektirmez... Daha doğrusu öbürünün bu manayı çıkartması abestir... Mesela "Fatma dünya güzelidir" dediğimizde, "Fatoş"un bu sözden kendisinin yerildiğini iddia etmesi gibi, diyor üstad.
Binaenaleyh birilerinin, başkalarını yermeden kendi mukaddeslerini övmesinden, öbürlerinin rahatsız olmaması gerekir. Ölçü, üslup meselesi ve bazı kıstaslar ayrıca ele alınabilir. Fakat bu da tabii ki zemininde olur.
İftar saatine yaklaştığımız şu anda meseleyi daha fazla uzatıp kafaları ve gönülleri şişirmek istemem. Bilmem meramımı anlatabildim mi?
Bilvesile tüm kardeşlerimize selam ve muhabbetlerimi arz ediyorum.
Cenab-ı Hak bizleri ve topyekün mü'minleri ülfetten-ünsiyetten, muhabbet ve istikametten ayırmasın.
Hocam Allah sizden razı ve memnun olsun. Rabbim Varis-i Resul (ks)'e hakiki evlat olabilmeyi cümlemize nasip etsin. Hayırlı Ramazanlar...
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
üstazimiz vefat etsede herzaman bizimledir
ne mübarek bir zatin evlatlariyiz
Bizler şu dünyada nasıl bir nimetin içinde olduğumuzu anlamadan göçüp gideceğiz ve pişmanlık ateşi ile yanacağız ben efendi hazretlerinin evlatlarına şunları söylemek istiyorum...
davamıza islamiyete inanır gibi inanalım ve hiç(zerre) şüphe etmeden kalbimizi bağalayalım
1.Son mürşidi Kamil
2.Onun gelmesiyle diğer mürşitlerin hükmü kalktı
3.Hükmü kıyamete kadar devam edecek
4.Mürşitlerinde mürşidi gibi
inandım ben bu benim itikadım yorum yaparken bunu düşünerek yapalım ....
Ahiret Kardeşim ALIAY
O Zatın Mürşid-i Kamil olduğuna şüphem yoktur.Ancak;son tabirine kesinlikle katılmıyorum ve sizi bu konuda insafa da'vet etmek isterim.
Onun gelmesiyle diğer mürşidlerin hükmü kalktı ne demektir? Şu kesin ki;vefatları ile birlikte,hayatta imiş gibi tasarrufu devam eden bazı mürşid-i kamiller vardır ve tasarrufları daimidir!
Hükmü kıyamete kadar devam edecek demekle ne kast ediliyor?Hem kıyamete kadar tecdid-i din devam edecek ve tecdid için ise bir müceddide ihtiyaç yok mu?
Selam ve dua ile.............
MÜBAREK ÜSTAZIMIZIN KÜNYESİ VE SECERESİ
KÜNYESI
Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Hazretleri, yakin tarihimizde, zamaninin Islâmî ilimlerini tahsil ederek, ilimde en ileri noktaya varmis; müderris, dersiâm, hukûkçu, hadîs ve tefsîrde mütehassis bir Islâm âlimi, tasavvufta Naksibendî silsilesinin 32. halkasi Buhârali Salâhuddin Ibn-i Mevlânâ Sirâcüddin Hazretleri'nin en büyük halîfesi, vekîli, bu silsilenin 33. ve son halkasidir.
SECERESI
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri, Rûmî 1304 (Mîlâdî 1888) yilinda -bugün Bulgaristan sinirlari içinde kalan- Silistre’nin, Hezargrad kasabasinin, Ferhatlar köyünde dünyaya gelmistir. Pederi, tahsilini Istanbul’da tamamlamis, Satirli Medresesin'de yillarca müderrislik yapmis, Hocazâde Osman Efendi'dir.
Osman Efendi, gençlik yillarinda Istanbul’da tahsilde iken bir rüya görür. Rüyâsinda vücûdundan kopan bir parça gökyüzüne yükselmis, oradan dünyaya isik saçmakta… Osman Efendi, bu rüyayi kendi sulbünden dünyaya gelecek hayirli bir evlat mânâsina yorar ve Silistre’ye döndügünde evlenir. Dünyaya gelecek çocuklarindan hangisinin rüyâda gördügü, isik saçan evlada uygun düsecegini takibe baslar. Fehim, Süleyman Hilmi, Ibrahim, Halil isimli dört erkek ve Zâhide isminde bir kiz evladi dünyaya gelir.
Bu çocuklarinin içinden Süleyman Hilmi dünyaya gelip de, yetismeye baslayinca, tespit ettigi alâmetlere göre bütün ümidini ona baglar. O kadar ki; Süleyman Efendi Silistre’de Satirli Medresesi'nin ilk siniflarinda iken, babasinin huzûruna her çikisinda onun ihtirâmla ayaga kalktigina ve “Buyurun Süleyman Efendi oglum…” diye fevkalâde bir iltifat ve alâka gösterdigine sâhit olur. Süleyman Efendi, bu halden o kadar mahcûptur ki, babasinin huzûruna girmek için, onun basini egerek kitap okudugu, mangala cezve sürdügü veya baska bir isle mesgul bulundugu anlari seçer olmustur.
Süleyman Efendi Hazretleri'nin dedeleri, Kaymak Hâfiz diye taninan Mahmut Efendi isimli bir zât olup, 110 yaslarina dogru vefat etmistir. Büyük dedeleri, Seyyid Idris Bey'dir. Idris Bey, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafindan Tuna hâni nasbedilmis ve kendisine kiz kardesi tezvic edilmis bir zâttir. Fâtih Sultan Mehmed Hazretleri padisahligi zamaninda, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e olan sevgilerinden dolayi “Yeryüzünde evlâd-i Resûlden kimler kaldi” diye arastirmis, seceresine hiç sâibe ve süphe karismamis oldugunu tespit ettigi Seyyid Idris Bey’i bulmus ve kizkardesi ile evlendirerek, Tuna havalisine hân tâyin etmis; o bölgenin vergi ve sair mükellefiyetlerini tedvir için vazifelendirmistir. Bu vazife, Süleyman Efendi'nin babasi Osman Efendi’ye kadar devam etmistir.
Süleyman Efendi Hazretleri'nin seceresi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in pâk nesline dayanmaktadir. Pederleri tarafindan Hz. Hüseyin (r.a.)'a nisbeti olup “Seyyid”, anneleri cihetinden Hz. Hasan (r.a.)'a nisbetleri bulunmakla “Serîf”tirler.