Bölümler | Kategoriler | Konular | Kitaplar | İletişim


Bir Pazar gününün hikâyesi

Halis ECE

Bir Pazar gününün hikâyesi

Dünya işlerinde sıkıntıya düştüğünüz zaman, kabir ehlinden (salih zatlardan, onları vasıta ederek Allah’tan) yardım isteyiniz” buyuruyordu Sevgili Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve selem Efendimiz. (Müfti’s-Sekaleyn [insanların ve cinlerin müftüsü] Şeyhülislâm İbn Kemâl Paşa, 40 Hadis)

İki Cihan Serveri’nin bu öğüdüne uyarak evden çıktık, Bayrampaşa, Eyüp… derken Fatih Sultan Mehmed Köprüsü’nden Anadolu yakasına geçtik. Ümraniye, Üsküdar güzergâhını takip ederek nihayet Karacaahmed’e vasıl olduk.

Kabr-i şerifin ayakucunda huzuru Üstaz’da âdâba uygun olarak kemal-i edeple hudu’ ve huşu’ içerisinde durduk. Hz. Üstaz'ın (k.s.) kendi tabirleriyle, "Yer melekleri"nin arasında yerimizi aldık.

Kendimi birden âdeta Medine’de Ravza-i Mutahhare’nin önündeymişim gibi hissettim… Çünkü huzurunda bulunduğum Zât, O’nun varisi… Hem de zahir ve batınına bihakkın tamamiyle, kemaliyle… Bu hissiyatımı etraftaki manzara, mevcut atmosfer de destekliyor-tamamlıyordu.

Manevi “irtibat numara/şifresini”sını çevirdik. Alakayı-irtibatı temin eder etmez üç-beş dakikalık kısacık süre zarfında batınımızın ihtiyacı olan enerji ikmalini yaptık. Ardından yine kısa ve öz bir dua ve sonrasında yüzümüz yine Hz. Üstaza dönük kemal-i edeple “destur” ile ayrıldık. Ama bedenen… Sadece bedenen ayrıldık; çünkü kalbimiz-lataifimiz daima O’na, O’nun vasıtasiyle diğer silsile-i sâdâta, oradan Rasûlüllah’a, O’ndan da nihayet Cenab-ı Hakk’a merbut…
***

Dönüş yolundayız.

Ortalık günlük güneşlik! Üstelik mevsim kış olmasına rağmen... Ağaçlar çiçek açmış, kuşlar ötüşüyor, arılar vızıldıyor, kelebekler uçuşuyor… Etraf sanki ilkbahar… Bu sene kışı yaşayamadık zaten… Görünen-bilinen sebep: “Küresel ısınma!” Bakalım gelecek yıllar yaşayabilecek miyiz kışı? Kim bilir, belki… Ama “Görünen köy kılavuz istemez” demiş atalarımız. Dünyadaki manzara maalesef hiç de iç açıcı değil! Bilim adamlarının söylediğine göre, geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş. Bir nevi son’un başlangıcı… Yaşanabilecek felaketleri de bir bir sayıyorlar. Kıyamet senaryoları ortalıkta uçuşuyor.

Rabbimiz hakkımızda hayırlı olanı versin.

Dönüşümüz farklı bir güzergâhtan… Boğaziçi Köprüsü’nden… Her ne kadar trafik yoğun olsa da gene her zamanki yolu takip ediyoruz. Mecidiyeköy-Okmeydanı güzergâhı…

Merkeze doğru ilerledikçe ortalığın biraz tuhaflaştığı sezinleniyor... Ama bu tuhaflık hiç de bazı polislerin yolumuzu kesmesini bekletecek denli ileri gidecek gibi gözükmüyor. Fakat o da ne? Birden yolumuz kesildi: Trafik işaretleriyle ve bir de yolun ortasına yanlamasına park edilmiş bir polis arabasıyla…

Soldan kayarsak her zamanki güzergâhımıza ulaşabileceğimizi sanırken meğer yanılıyormuşuz. Sonradan anladığımız, fark ettiğimiz kadarıyla Edirne-Avrupa istikametine çıkan bütün yollar tutulmuştu.

Bu olağanüstü durumun sebebini öğrenmek üzere arabamızı yavaşlattığımızda, düdüklerini öttüren polisler, hız kesmeden derhal uzaklaşmamızı işaret ettiler. Biz de yolumuza devam ettik.

Trafiğin sıkıştığı bir noktada, arabanın camını indirerek oradaki sivil birine:

- “Ne oluyor?” diye sorduğumuzda, vücut diliyle müphem bir işaret yaptı…

Elini şöyle bir yarım daire şeklinde çevirerek başını yana salmanın anlamı ne olabilirdi acaba?..

O an bu işaretin, Âbide-i Hürriyet’te bir gösteri yapıldığı anlamına geldiğini kavrayamadık!

Meğer o müphem işaretin anlamı buymuş!

Demek ki, bizim böyle bir gösteriye katılmamız önlenmek isteniyordu…

Ama neden?

Bırakılsaydık, sanki biz de orada toplanan kalabalığa karışıp onlar gibi slogan mı atardık?

Sanmıyorum.

Çünkü bu gösteriler her ne kadar mevcut sistem içinde “hak arama yolları”ndan biri de olsa, bizim inanç manzumemize tersti.

Rabbimiz kudsi hadisinde buyuruyordu ki: “Ben şânı yüce olan Allah, hükümdarlar hükümdarıyım. Hükümdarların kalpleri ve nâsıyeleri (alınlar[ının saçı], tabir caizse ipleri) benim elimdedir. Kullar bana itaat ederlerse; ben de onları, onlara rahmet kılarım. Eğer kullar bana isyan ederlerse, ben de onları onlara ceza kılarım. Şu halde hükümdarlara/idarecilere/yöneticilere sövmekle meşgul olmayın ve fakat bana tevbe ve müracaat eyleyin ki, onları size doğru meylettireyim.” Rasûlümüz de yine bu manada, “Siz nasıl olursanız, başınıza öyleleri idareci olur” buyuruyordu. (Keşfü’l-Hafâ, 2, 166, Hadis No: 1997)

Biz buna inanıyor, bu yönde hareket ediyorduk. Bununla birlikte tabii ki düşünmeden de edemedim:

Gösteri yapanlar kimlerdi? Bunu da bilmiyorduk.

Hoş, bizim için kim oldukları da çok önemli değildi. Hukuk sistemi oldukça ağır-aksak da işlese neticede demokrasi ile idare edilen bir ülkede yaşıyorduk? Bazı kesimlerin belli istekleri vardır, onları dile getiriyor olabilirlerdi.

Ama biz gösterinin dışında bırakılmıştık. Zaten böyle şeylere, Batı’ya nisbetle henüz pek de alışık olmayan bir toplumduk. Nemize gerekti toplantı, gösteri filan…

Buna rağmen, bu gösterinin “dışında kalmak zorunda bırakılmamız” üzerine düşünmeye başlamıştım şahsen...

Bu düşüncelerle ağır aksak ilerlerken, gösteriye katılanların neler yapabileceklerini merak ettim. Ne de olsa 70’li yılları yaşamışlığın tecrübesi vardı üzerimizde. Sultanahmet-Cağaloğlu, basın-yayın caimasının göbeğinde geçen yıllar...

Yine bu esnada, gösteriye katılanların isteklerinde ne derece haklı olup olmadıkları, katılımın ne kadar olduğu hususları da ister istemez aklıma takıldı.

Düşündüm; orada belki binlerce insan şu anda bağırıp çağırıyor, hak arama temrininde bulunuyordu.

Ama...

- Acaba gösteriye katılanlar kendi adına mı hareket ediyordu?

- Onları böyle davranmaya sevk eden saik neydi?

- Acaba gerçekten her katılımcı kendi zatını mı temsil ediyordu?

- Yoksa hepsinin birlikte oluşturduğu topluluğun temsil ettiği anlam, onların teker teker oluşlarından farklı bir yere mi göndermede bulunuyordu? Başka bir ifadeyle, herkes bir kukla mıydı?

- Eğer kukla iseler, yolumuz kesildiği için biz bir kukla olmaktan mı kurtarılmış oluyorduk? Buna sevinmemiz mi lazımdı? Çünkü kuklalar durduk yerde oynamazlar, onların bir oynatanı olurdu. Kuklacı kimdi? Ve saire ve saire…

Bütün bu düşünce ve sıkıntıları ve de trafik keşmekeşini geride bırakarak Fatih’e ulaştık… Bozdoğan kemerlerinin altından geçerek meşhur Vefa Bozacısı’na bir selam verdik. O da bize taze, hoş ve nefis bozasından ikram etti. Hem de içebildiğimiz kadar… Ne o, şaşırdınız mı? Tabii ki ödemesini yaparak. Bahşişiyle birlikte…

Sonra da evin yolunu tuttuk.
***

Evet, bir Pazar gününün hikâyesi böyle geçti mega-kent İstanbul’da…

Bu hikâye, belki de romanlaştırılabilir… Bu minvâl üzere uzayıp gidebilir.

Ama ne gereği var.

Biz kısaca;

Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.) Hz. Ali’ye (r.a.) yaptığı güzel nasihate uyduk. O Fahr-i Kainat buyuruyordu ki:

- Yâ Ali! Herkes halka yaklaşmak için vasıta arar, halkın hoşnutluğunu gözetirken, sen Hakk’ın rızasını gözet; Hakk’a yaklaştırıcı sebep ve vasıtaları ara.

Biz bunu yapmaya çalıştık. Sıkıntılarımız için Allah’ın Rasûlü’nün varisinden istimdat ettik. Onu vasıta edindik. Eylem yapan topluluk gibi yöneticilere göndermelerde bulunmak yerine, günahlarımızdan dolayı Rabbimize tevbe edip isteklerimiz için O’na müracaatta bulunduk.

Bir başka hikâyede buluşmak üzere…

Hoşça kalın.

Allah razı olsun hocam. Anlattığınız bu pazar gününde nereye takılı kaldım biliyor musunuz? İlk yazdığınız ziyarete... :'( Hasretini çekiyorum inanaın. İnşallah yakın bir zamanda ziyaret etmek istiyorum. Yazınız o kadar etkileyici bir üslupla yazılmış ki yaşamış gibi okudum. Allah razı olsun sizden hocam.

İNSANI TÜKETEN YOLLAR DEĞİL; ERİŞEMEĞİ MUTLULUKLARDIR:( sevgi ve muhabbetle güvercin

Sevgili GÜVERCİN;

Allah Teala takılı kaldığınız "yer"den, "yol"dan bağınızı-bağımızı kopartmasın. Kısa zamanda hasretinizi dindirmek nasip etsin.

Tabii ki yaşamış olmanız için, bilfiil ziyaret şart. Ama en azından yazıyı okuduğunuzda "yaşamış gibi" olmanız, cidden beni mesrur etti. Bu, yazının haliyle ana teması...

İkinci temaya gelince... Onu da burada uzun uzun tekrar etmenin bir anlamı olmasa gerek. Çünkü hadis-i kudsi ve hadis-i şerifte gayet öz olarak enfes bir tarzda anlatılmış. Bize de sadece onu nakletmesi kalmış... Onu yapmaya çalıştık.

Umarım mesajlar adreslerini bulmuştur.

Bilmukabele selam ve muhabbetler...

hocam,bizler anadoluda yaşadığımız için her istediğimizde gidemiyoruz malesef(kalbimiz her daim orda olsada)inş.yakın olupta sürekli gidebilen arkadaşlarımız bizlerin selamlarınıda iletirler,rabbim bulunduğumuz yoldan ayırmasın,son nefes te dahil olmak üzre imanı kamil ile göçedebilmeyi nasib etsin,büyüklerimizin izinde inş.

Öncelikle,bozanız afiyet şeker olsun,Allah(cc) şifa versin.Belki pek alakası yok ama;aklıma gelmişken kafama hep takılır sorayım istedim.Bahşiş vermenin hükmü nedir?Bazen ben de yapıyorum.Bir arkadaş ikaz etti bahşiş firavunların adetidir diye...
Ben de bir şey diyemedim...Kitabi olarak okumadığım için...Siz uygulayınca sevindim açıkcası...(Özelinize yazı yazılmasını pek istemediğiniz için buraya yazdım kusuruma bakmayınız)

Allah(cc) ziyaretinizi makbul eylesin!O mekanlarda umum ümmet için dua buyurduğunuzdan eminim...Sizden ricam şudur ki;site müdavimlerine hususi dua etmeniz.Bunu isteyen ilk ben oldu isem de;dua ederken beni hususiyetle kalbinize getirmenizdir.
Yazınızı okuyunca merhum Bediüzzaman Hazretlerinin(Rh.a) şu ifadelerini hatırladım:

''Ömür sermâyesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dâiresinden ve cesed ve hâne dâiresinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dâiresinden ve Küre-i Arz ve nev-i beşer dairesinden tut.. tâ zîhayat ve dünya dâiresine kadar, birbiri içinde dâireler var. Herbir dâirede herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dâirede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat, arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile -küçüklük ve büyüklük mâkûsen mütenâsib- vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dâirenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dâiredeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malâyâni ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermâye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazan bu harb boğuşmalarını merak ile takib eden, bir tarafa kalben tarafdar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.''

_______________________________________________________________________
Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat'iyetinde,gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecektir.

Değerli kardeşlerim NARTANESİ ve YOLCU;

Sık sık belirtmeye çalıştığımız gibi "dualar müşterek"... Onda hiç kuşkunuz olmasın. Ve hiçbir mü'min diğer mü'min kardeşlerini duadan eksik etmesin, derim. Malumunuz; mü'minlerin biribirlerinin gıyabında yaptıkları dualar makbuldur. Çünkü arada günah perdesi bulunmamaktadır. Hususi istekler de tabii ki nazar-ı dikkate alınmalıdır ve herkes gibi ben de dualarınızı talep ediyorum.

Bu meyanda güzel dualarınıza teşekkür ediyor ve hudutsuz "âmin"ler diyorum...

Boza, hikâyenin bir çeşnisiydi... Haliyle atlamak olmazdı... Yoksa çok da bir kıymet-i harbiyesi yoktu benim için. Ama zaman zaman özlemiyor da değil insan...

Bahşiş meselesine gelince; caiz olmasına caizdir ama, tabii ki niyetle de yakından alakalıdır.

Bildiğiniz gibi bugün, maalesef, özellikle de kamuda pek çok iş bahşiş, hediye, armağan adlarıyla verilen rüşvetlerle görülmektedir. Oysa bir şeyin adının ne olduğundan ziyade onun özü önemlidir. Hukukta "Tebeddül-i esma ile hakaik tebeddül etmez" diye bir kaide vardır.

Şu demek: İsimlerin-sıfatların değişmesiyle gerçekler değişmez. Mesela fakir bir insana "zengin" demekle onu zenginleştiremezsiniz. Ahmak birine zeki, çirkin birine güzel demekle onları değiştiremeyiz. Rüşvete de ister hediye, ister armağan, ister yadigâr, ister bahşiş, ister bağış, ister eşantiyon ne derseniz deyin; işin özünde bir değişiklik olmaz. Bu noktada önemli olan; verilen-alınan şeye ne isim verildiği değil, ne amaçla verilip alındığıdır.

Hasılı bizim-sizin zaman zaman verdiğimiz, sorudaki kastettiğiniz manadaki bahşişler masum ve caizdir. Mesela kişi, verdiği zekatı bile fakire verirken, kurban etinden tasadduk ederken "bahşiş" veya "hediye" diyebilir.

Bilvesile selamlar...

Okumaya Başlayınca bi ateş düştü sanki içime; gönüllü yanmak dedikleri bu olsa gerek... GÜVERCİN kardeşimin de dediği gibi adeta bize yaşattınız.Kendimi birden Karacaahmed in en güzel köşesinde buluverdim...siz yazınızda, Medine’de Ravza-i Mutahhare’nin önündeymiş gibi hissettiğinizi yazmışsınız.. bizde Karacaahmed'in gururu, insanlığın kurtuluşu o Büyük Zat'ın önünde hissettik...Teşekkürden daha ziyade Rızayı İlahi temennisi yakışır bu paylaşıma... Allah Razı olsun hocam...

Sevgili ŞER-İ

Hissiyatını sen de GÜVERCİN kardeşimiz gibi çok sıcak ve güzel bir şekilde dile getirmişsin. Belli ki hiçbir edebi zorlamaya girmeden, içinden geldiği gibi yazmışsın.

Bildiğiniz üzere "Kişi sevdiğiyle beraberdir". Rabbim başta zatını, Habibini, Onun varislerini, sonra da alâ meratibihim bütün mü'minleri sırf rızası için sevebilmeyi nasip eylesin. Sevdir ki Mevlam sevebilelim. Buğzettiklerine de yine rızan için buğzedebilme hasletini yerleştir kalplerimize...

Evet görüyorum ki, hikâyenin ilk bölümü sonraki kısmını perdeliyor. Yani bâtınla alakalı kısım, zâhirdeki sosyal yaraya parmak basan kısmı tamamen fülu hale sokuyor. Hiç o kısma parmak basan mesaj yok okurlardan-üyelerden... Ya da öyle bir dertleri yok anlaşılan... Tabii ki bunda şaşılacak bir durum da yok aslında. Özellikle mollacami üyeleri için...

Allah Teala cümlemizden ve bilcümle Ümmet-i Muhammed'den râzı olsun. ("Rızâ" lafzını kullandıktan sonra ayrıca "memnun" ve "hoşnut" kelimelerini ilaveye gerek yok. Bunlar, aynı manayı daha zayıf şekilde ifade eden iki kelime. Ayrıca bilirsiniz, Türçemizde o kelimeleri daha ziyade insanlar için kullanırız. Cenab-ı Hak içinse "rızâ" lafzını... Bu hatırlatmam umumidir, herkes kendi üzerine alınabilir. Zaten dikkat edilirse, ŞER-İ kardeşimiz kullanmamış. :D )

Âmin... Dualarınızı kabul eylesin Allah-ü Teala...

Hocam hiç bu kadar dolaylı atılan bir taş görmedim, diğer forumlardan bir taş geldi sanki kafama :) Türkçede aynı manayı ifade eden kelimeleri, aynı cümlede manayı kuvvetlendirmek için kullanıyoruz doğru mu biliyorum :) Fakat dediniz ki, "Ayrıca bilirsiniz, Türkçemizde o kelimeleri daha ziyade insanlar için kullanırız. Cenab-ı Hak içinse "rıza" lafzını..." burada hatamı kabul etmem gerekiyor işte. Teşekkür ederim fırçanız için hocam:)

Sizinde belirttiğiniz gibi hikâyenin ilk bölümü diğer kısmını perdeliyor... Eminim bana hak vereceksinizdir, hikâyelerde öz sona bırakılır... Ama siz hikâyenin değil bu âlemin özünü alıp ilk kısımda öyle güzel işlemişsiniz ki, kimimizin kalbine tatlı bir huzur, kimimizin kalbine hüzünlü bir huzur serptiniz... Eee bundan sonra bize neyi anlatırsanız anlatın aklımız ilk satırlarda kalacaktı... Bence Karacaahmet ziyaretini sona bırakmalıydınız ki diğer dikkat çekmek istediğiniz konuyu anlayabilelim:) Hayal ürünü değil yaşamınızdan bir günü anlattığınız için buda mümkün değil gibi... Tek suçlu yolunuzu dönerken değilde, giderken kesmeyen polisler :)

Sizin yazınızın altına yorum yazmak yürek ister ama ben gelecek olan fırça ve taşları göze alaraktan bir şeyler yazmak istiyorum...
Kıyamete her gün daha da yaklaştığımız bir gerçek... Cenab-ı Hak yarattığı hiçbir mahlûkatı ve olayları sebepsiz bırakmamış, hepsini bir sebebe bağlamış. Küresel ısınma da Rabbimizin bir takdiri... Türkiye'nin en sıcak bölgelerinden birinde yaşadığım için, küresel ısınmanın etkilerinden en çok nasibini alacaklardanım sanırım. Tabi ömrümüz varsa... "Hakkımızda hayırlı olanı versin Rabbim" diyerekten duanızı tekrar etmek isterim...

Gösteriye katılanların da, katılması engellenenlerin de çoğunluğu kukla olmaktan kurtulamıyor gibi... Tek fark ipleri tutanlar farklı hatta belki de aynı... Çok şükür ki sizin yolunuzu değiştirmiş olsalar da, siz kukla olduğunuz için değil... Onlar engellemese de gidecek, gösteriye katılıp, bağırıp çağıracak değildiniz...

Netten boza ikram etmek mümkün olsaydı yüzsüzlük edip isterdim ama maalesef öyle bir şansımız yok...Canımız çekti napalım:)

Hocam eğer kitap yazarsanız bir gün imzalısını şimdiden istiyorum, belki boza mümkün değil ama kitap gönderebilirsiniz sanırım kardeşlerinize :)

Hikâyenin sonuna da başı gibi mükemmel bir nokta koymuşsunuz… Rabbim tevbelerimizi dualarımızı kabul etsin… İstimdatlarımız karşılıksız kalmasın…

Hocalarımın birinden bir dua öğrenmiştim “ Ya Rabbi! Üstazımızın, evlatlar listesinin son satırına da olsa yaz ismimizi, silik kalemin ucu ile dahi olsa…Silme Ya Rabbi!!!”

Allah Razı Olsun... Üzerimizde emeği geçen tüm hocalarımızdan ve sizden…

DİĞER HİKAYELERİNİZİ DÖRT GÖZLE BEKLİYORUZ…

Evet, bir günün kısacık hikâyesi için bu kadar tahlil yapabilmek, gerçekten perspektif ister. Demek ki ŞER-İ kardeşimiz, olayalara-meselelere böylesine geniş ve etraflı pencerelerden bakabilme kabiliyetine sahip. Tabii bunu geliştirmek de, olduğu gibi bırakıp dondurmak da kendi elinde... Ayrıca "zaman"la önüne çıkacak imkân ya da imkânsızlıklarla da yakında ilgili haliyle...

Hikâyeyi o kadar tabii ve akıcı bir üslupla değerlendirmiş ki, (kendi deyimiyle: beklediği fırçaları gerektirecek) tenkit gözüyle bakabilene aşkolsun! Üstüne üstlük, benim açıklamam gereken durumları da pekala dile getirivermiş.

"Türkçede aynı manayı ifade eden kelimeleri, aynı cümlede manayı kuvvetlendirmek için kullanıyoruz doğru mu biliyorum?" demişsin. Evet, doğru olmasına doğru biliyorsunuz da, açıklamaya çalıştığımız sebeplerden dolayı, burada buna ihtiyaç yok. Aksine sakillik söz konusu... Bilmem anlatabildim mi?

Ellerine sağlık diyorum. Çok çok teşekkürler ediyorum.

Allah cümlemizden râzı olsun.

Selamlar...

Sevgili hocam birçok kitap okudum bu konularla ilgili ancak siz büyüklerim gibi edebi cümlelere dökerek yorum yapamıyacağım için yazmamak istedim. O yüzden sadece manevî olarak etkilendiğim parağrafı ele almıştım. Siz zaten çok güzel ifade etmişsiniz.


Allah razı olsun. Işığınızdan küçükde olsa aydınlık alabilmeyi nasip etsin Mevlam.

saygılarımla kardeşiniz güvercin

İNSANI TÜKETEN YOLLAR DEĞİL; ERİŞEMEĞİ MUTLULUKLARDIR:( sevgi ve muhabbetle güvercin

Evet sevgili GÜVERCİN;

Gene kendini çok güzel ifade etmişsin. Kendi sınırını kendin tayin ederek...

Doğru, insan tesirlendiği bir şeyi içinden geldiği gibi rahatça anlatabilir, satırlara dökebilir. Ama karşısındaki eser kırık-dökük de olsa, şayet onun iyi olduğuna inanmış, tam ve güzel olduğu hükmüne varmışsa, onunla ilgili yorum yapma lüzumunu hissetmez.

Ben de sizin bu güzel açıklamanızı böyle değerlendiriyor ve "haklısınız" diyorum.

Rabbim cümlemizden râzı olsun. Feyzinden-nûrundan, rahmet ve mağfiretinden mahrum etmesin.

Mukabil selam ve saygılarımla...

Kabr-i şerifin ayakucunda huzuru Üstaz’da âdâba uygun olarak kemal-i edeple hudu’ ve huşu’ içerisinde durduk. Hz. Üstaz'ın (k.s.) kendi tabirleriyle, "Yer melekleri"nin arasında yerimizi aldık.

mevlam inşallah en kısa zamanda bizlere de nasip eder...

Hz. Mevla bu samimi dualarınızı kabul buyursun... Sevdiklerinizle birlikte haşrolmayı nasip eylesin.

Selamlar...

bir pazar günü hikayesini okumakla kalmadım bende sanki KARACAAHMETTE KABRİ ŞERİFİ ziyaret etmiş gibi oldum. hep istiyorum ama şu sıralar o kadar çok istiyorum ve de cokça cevremde karşılaşıyorum buna benzer kıssaları. İNŞALLAH aşkılyla yanan şu kalbimiz kısa zaman sonra kavuşur ÜSTAZINA (bihakkın)

Sevgili kardeşim SENA85;

Bilirsin "Âşıka Bağdat ırak değil"miş... Rabbim, gerek dünyada ve gerekse ahirette sevdiklerimizden uzak tutmasın... Başta Zatını, Habibi'ni, O'nun varislerini olmak üzere alâ meratibihim topyekün mü'minleri hakkıyla ve layıkıyla sevmeyi-sevebilmeyi lûtfetsin.

Malum, "Kişi sevdiğiyle beraberdir" buyuruyor Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz... Demek ki öncelikle kimi-kimleri sevdiğimiz ve sevgimizin samimiyeti-sadakati önemli...

Cenab-ı Mevlamız; peygamberleri, salihler kulları, sadıklar ve şehitlerle birlikte haşrolmayı cümlemize nasip eylesin.

Selam ve dualarımla...


Blog Paylaşımları

MollaCami.Com