RUHUL FURKAN TEFSİRİNİ ÖNEREN VAR MI?

S.ALEYKUM ARKADAŞLAR BEN TEFSİR İÇİN BİR KAYNAK ARIYORUM ŞUAN.BİR ARKADAŞ RUHUL FURKANI ÖNERDİ.ACABA RUHUL FURKAN İLK BAŞTA AĞIR OLUR MU?BİLEN VARMI YADA BU KONUDA BANA BİR TEFSİR ÖNEREBİLR MİSİNİZ?

RUHUL FURKAN

selamünaleyküm kardeşim. sana şiddetle RUHUL FURKAN TEFSİRİNİ tavsiye ederim. hiç ağır kaçmaz. ben lise1 deyken okumaya başladım. çok anlaşılır bir dili var. zaten 1. cildi alsan 2. cildini almaya heves edersin. belki uyuyamazsın. o kadar şahane elhamdülillah. almanı cidden çok isterim kardeşim. vesselam

Re: RUHUL FURKAN TEFSİRİNİ ÖNEREN VAR MI?

rabıta ehlinin yorumlarına bakıyorum kaynaksız mesnedsiz abimden hocamdan duydum.. birde karşıt görüşe bakıyorum delil var kaynak var ama yoruma açık net değil hangi çerçeveden baktığına bağlı. allah aşkına abinin hocanın dediği ne zamandır delil oldu.. dediklerinde gösterdiği kaynakır delil olan

ruhul furkan

kıymetli hocalarımız bize efendi babanın günde 15dk okumamızı tavsiye ettiği öğrendikten sonra okumaya başladım gerçekten anlatımı çok güzel yeni yada yıllarca eğitim almış her kesime hitap eder herkesin günde 15dk okumasını tavsiye ederim kitapla tanışmadan ağır yorumlar yapılmasın lütfen çok büyük bir emekle yazılan halen devamı beklenen bir ilim setidir allaha emanet olun

VAHDETİ VUCUT

HARUN KARDEŞİM, FIKIHTA BİR KURAL VARDIR. AKIL İLE NAKİL ÇATIŞTIĞI VEYA ÇELİŞTİĞİ ZAMAN NAKİL ESAS ALINIR.SİZ İSE VAHDETİ VUCUDU AKLINIZLA ALGILAYAMADIĞINIZ İÇİN RED VE İNKAR EDİYORSUNUZ. BUNA MUTTALİ OLANLARIDA SAPIKLIKLA İTHAM EDİYORSUNUZ. ANCAK AYETİ KERİMELERDE ALLAHIMIZ ZAMAN ZAMAN KAFİRLERİ DOĞRU YOLA ÇAĞIRIRKEN İÇERİK OLARAK'YA O MUHAMMED DOĞRU YOLDA İSE'GİBİ İFADELERLE ONLARI DÜŞÜNMEYE VE TEFEKKÜRE ÇAĞIRMIŞTIR.YANİ KÖRÜ KÖRÜNE İNKAR ETMEYİN BİR DÜŞÜNÜN, HER NE KADAR AKLINIZ ALMIYORSA DA HEMEN İNKAR ETMEYİN, SİZE TERS GELSE DE BUNA KULAK VERİN İÇERİKLİDİR BU AYETLER. 20 YAŞINDAKİ BİR GENÇ KARŞI CİNSİTEN BİR KIZA AŞIK OLMUŞTUR.
O AŞKI YAŞAMIŞTIR. ANCAK HENÜZ 7 YAŞINDAKİ BİR ÇOCUK KARŞI CİNSTEN BİRİNE AŞIK OLMADIĞI İÇİN BUNU BİLEMEZ.RUHSAL OLGUNLUĞU BUNA MÜSHAİT DEĞİLDİR.BADİ SPORU YAPAN BİR GENÇİN KOLLARI VE KASLARI ÇOK GÜÇLÜDÜR VE FİZİKİ NORMAL BİR İNSANA BENZEMEZ VE BU AKLA TERS BİR DURUMDUR. NORMAL BİR İNSANLA KIYAS EDİLEMEZ, AMA O İNSAN BUNA KOLAYCA ERİŞEBİLMİŞ DEĞİLDİR. UZUNCA BİR SÜRE SPOR YAPARAK BEDENİNİ GELİŞTİRMİŞTİR.GÖRÜNÜMÜ DİĞER İNSANALARDAN ÇOK FARKLIDIR.ŞİMDİ SİZ BADİ SPORU YAPMADINIZ DİYE BUNU İNKAR EDEBİLİRMİSİNİZ? İNSAN BEŞ DUYUSUYLA GAYBI BİLEMEZ.O ZAMAN GÖRMEDİĞİMİZ VE HİSSETMEDİĞİMİZ ŞEYLER YOKMUDUR.ÇOCUĞU ÖLEN BİR BABA BU ACIYI BİLİR.BAŞKA BİR BABA BUNU BİLEMEZ.HOCA NASREDDİNİN BANA DOKTOR DEĞİL AĞAÇTAN DÜŞEN ADAM GETİRİN ÖRNEĞİ BU DURUMU NE GÜZEL AÇIKLIYOR.ZAHİRİ İLİM BİZE BİR ŞEYLER ÖĞRETİR, ANCAK ŞU UNUTULMAMALIDIR Kİ ONU TAM ANLAMIYLA HAYATIMIZA TATBİK EDEBİLİRSEK ANCAK O ZAMAN MANEVİ ANLAMDA ÇOK YÜKSEK MAKAMLARA ERİŞEBİLİRİZ.BÜTÜN VE PARÇA AYNI ŞEY DEĞİLDİR.KALBİNDE RAHATSIZLIK OLAN BİRİSİNİ SAĞLIĞINA KAVUŞTURMAK İÇİN AMELİYAT YAPIYORUZ.BÜTÜN OLARAK BU ANLAMLI. FAKAT HENÜZ DAHA KALBE VARMADAN VUCUDU KESMEK ANLAMLI DEĞİL.KEZA MİKROPTAN KORUNMAK İÇİN AŞI OLUYORUZ VE VUCUDUMUZA MİKROP KOYUYORUZ. PARÇA OLARAK DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ DE BU ANLAMLI DEĞİL.İŞTE VAHDETİ VUCUT İŞİN PARÇA HALİDİR.BİR BÜTÜN OLARAK DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE MANEVİ YOLLARDA İLK ETAPTA AKIL İLE ANLAYMAYACAĞIMIZ BİR RUH HALİDİR.ANCAK BURAYI GEÇİNCE BÜTÜN OLARAK KUR'AN A VE HADİSE AYKIRILIK YOKTUR.HER ŞEYİ AKLIMIZLA ANLAMAYA ÇALIŞIRSAK BUNA MUHTEDİR OLAMAYIZ.ÖRNEĞİN ÇOK BASİT KONULARI BİLE ANLIYAMIYORUZ.ÖRNEĞİN UYKUDAYKEN GEZİYORUZ BAŞKA ALEMLERE GİDİYORUZ,PEKİ BUNU AKIL İLE ANLAYABİLİYOR MUYUZ.
İNSAN TEFEKKÜR, ZİKİR İLE RUHUNU YÜCELTEBİLİR. KEZA İNSAN NASIL HAYVANCA YAŞAR VE EĞLENİRSE ONDA HAYVANİ DUYGULAR AĞIR BASAR. HATTA KURANIN İFADESİYLE ^'BİLAKİS HAYVANDAN DAHA AŞAĞIDIRLAR'PEKİ ŞİMDİ BİR İNSANIN HAYVANDAN DAHA AŞAĞI OLDUĞUNU DA AKLIN KABUL EDEBİLİYORMU? MİRAC HADİSESİ AKLINA YATMAYAN BAZI MÜSLÜMANLAR BİLE BU HADİSEDEN SONRA KAFİR OLDULAR. ONLARDA GÖNÜLLERİYLE VE TEFEKKÜR DOLU AKIL İLE HAREKET ETMEDİLER.PEKİ İNSAN HAYVANDAN DAHA AŞAĞI DURUMA BİLE DÜŞERSE TAMAMEN ALLAH'A RASULUNE VE SALİH KULLARINA TESLİMİYET VE DAHA İLERİ DERECEDE ONLARA VECD DOLU BİR RUH HALİ İLE YAŞARSA VAHDETİ VUCUT MAKAMLARI ÇOK DAHA ALT MAKAMLARDIR Kİ ONLARDAN DAHA YÜKSEK MAKAMLARA BİLE NEDEN ERİŞEMESİN? NİTEKİM KUR'ANDA DA BİZİM AKIL İLE ANLAYAMAYACAĞIMIZ AYETLER VARDIR.ÖRNEĞİN:HURUFUN MUKATTAA GİBİ.PEKİ BU AYETLERİ ŞİMDİ İNKAR MI EDELİM

s.a

kardeş ruhul furkan tefsirini tavsiye etmem eğer tefisr okumak istersen elmalılı veya ruhul beyan tefsirini okumanı tavsiye ederim

Yeni terceme edilen Ruhul

Yeni terceme edilen Ruhul Beyan tefsirinide öneririm.. Kendim almadim, sayet önerilen bir tefsir kitabi olmustur.. Tamami 30 cilt olmasi lazim..

Saygilarimla..

HULASAT'ÜL BEYAN

hulasatul beyan tefisrini nerden bulabilirim.

RUHUL FURKAN TEFSİRİ

Ruhul Furkan Tefsirini 0212 532 79 56 Siraç Kitabevinden Temin Edebilirsiniz.

HULASAT'ÜL BEYAN

bu tefsiri nerden bulabilirim.Şimdiden yardımını esrigemeyenden Allah(c.c) razı olsun

Re: HULASAT'ÜL BEYAN

bu kitabı temin etmek isteyen bir kardeşimiz vardı ona ekol dağıtımı önerebilirim ben ordan istetmiştim.gönderdiler...telefonu 0 212 558 31 93...

Rabıta için meseleye bir

Rabıta için meseleye bir de şu açıklamalar çerçevesinde bakınız:

http://www.mollacami.com/konu/islam-da-rabita-nedir-ne-degildir-9905.html

________________________________________________________________________
Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat'iyetinde,gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecektir.

Haarun kardeşim,meseleye

Haarun kardeşim,meseleye bir de şu açıklamalar çerçevesinde bakınız:

İKİNCİ MESELE-İ MÜHİMME
Sual: Vahdetü’l-vücud meselesi, çoklar tarafından en yüksek makam telâkki ediliyor. Halbuki, velâyet-i kübrâda bulunan, başta Hulefâ-i Erbaa olmak üzere Sahabeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ olarak Eimme-i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme-i Erbaa olarak Müçtehidîn ve Tâbiînden, bu çeşit vahdetü’l-vücud meşrebi sarihan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler, daha mükemmel bir cadde-i kübrâ mı bulmuşlar?
Devamı:

http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Mektubat&Page=84
_______________________________________________________________________
Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat'iyetinde,gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecektir.

...

şu sonuçları biraz yorumlayalım

1-Rabıta ehil olana tarif edilir, ve Peyagamber efendimizin ashabına tarif ettiğide muhakkatır bundan dolayı gizlilik esastır.

2-Rabıta ilk olarak Hz Ebubekire Peygamber efendimiz tarafından Sevr de tarif edilmiştir.yani yaklaşık 1500yıllıktır bi sıfır atlamışın. Ayrıca İmam-ı Rabbani Ahmet Faruki Serhendi nin kitabından da bununla ilgili bablara bakabilirsin.Heralde kendisinin de 150 yıl önce yaşadığını söyleyemezsin..

3-Düşünce halinde biriyle beraber olmak zaman kaybıdır .Rabıta müstesnaa...
Ayrıca dileyen Akşam namazından dileyen sabahtan sonra vesaire yapabilir...

4-Rabıta Yapan kişinin günahlardan uzaklaştığına şüphe edilemez. Çün kü O günahtan koruyon bir kalkandır. Nefsi terbiye eder...

5-Şeytanın kılığına giremeyeği Zatlarda gelmiştir Bu dünyaya...

Bu kısa cevapları uzun ve boş yazmaya! tercih ettim. Ayrıca sevgili kardeşim kurandan birkaç örnek vermiş ve buna Rağmen satırlar dolusu yazmışsın
Halbu ki Kuranda Rabıta dan bahstmeyen Ayet yoktur, bide hepsini yazdığımızı düşün dimi...

Kanımca senden öğrenebileceğim hiçbişey yok
zahmet etmişsin
selametle...

ruhul beyan ve rabıta

civanbey kardeşim ağzına sağlık tamamen katılıyorum,selam ve dua ile

Ruhul-Furkan Tefsiri

Haklisiniz, böyle bir gercek delilsiz sunulamaz.
Vahdei Vucud Felsefesine neden Ateist Dini Dedim: Bakiniz Elmali Hamdi Yazr Tefsirinden Bakara Suresi. Ayet:165- birlikte okuyalim: Allah'ın birliği ve kudreti bu kadar fiilî ve sözlü âyetleriyle açık ve parlakken buna karşı: insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler, benzerler tutarlar ki, onları, Allah'ı sever gibi severler. Onların emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de Allah'a isyan içinde bulunurlar.
Şüphe yok ki böyle yapmak, gerek Allah'ı inkar ederek olsun ve gerekse olmasın, ilâhlık mânâsında onları Allah'a ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, mabud adını vermekten çekinmezler. Onlara "Rabbimiz, tanrımız" derler. Hatta ilâhlarının doğması ve doğurması görüşünü benimseyerek onlara aynı cinsten, mabut derecesinde oğullar, kızlar tasavvur edip yakıştırırlar. Diğer bir kısmı da açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah'ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
Bu âyet bize gösteriyor ki, ilâhlık mânasında son derece sevgi, bir esastır. Ve mabud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, mabud edinilmiş olur. Sevginin hükmü ise itaattır. Bunun için mabuda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı onun mabududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle mabud mertebesi verilerek Allah'a denk tutulan şeyler o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber: "onları severler" ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan "onlar" zamiri bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.
Bunun içindir ki, değerli tefsirciler, denk, benzer mânâsına gelen "endâd"ı "Allah'a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri" diye açıklamışlardır. Bu zamirin, tağlib yoluyla diğer putları da kapsamına alması takdirinde bile bu mânâ açıktır.
Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları, Allah gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder.
Yunan, Roma, Avrupa medeniyet ve edebiyatında böyle muhabbet mabudlarının haddi ve hesabı yoktur. Bu duygu, zamanına göre türlü türlü şekillerde ortaya çıkar. Hıristiyanlık da bu ruhla doludur. Hele Avrupa ruhunda, Avrupa edebiyatında bu tür şirk, o kadar ileri gitmiştir ki her eline bir kalem alan ve her hangi bir şiir söylemek isteyen kimse sevgilisine ilâh mertebesi vermeyi, en ufacık bir işi övmek için hemen yaratma kudretini yakıştırmayı bir hüner, bir şeref sayar. Yeryüzündeki insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan mabudların mücadelesi yüzündendir. Bu anlaşmazlık ve ihtilaflar, her birinin arasındaki binlerce dalkavuk tarafından körüklenir ve insanlık günden güne ahlâkî düşüklüğe sürüklenir. İlimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi, buna çare bulamaz. Bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine kullanır.
Bunlar, gerçekte ne Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahluk yer tutmuştur. Onları Allah gibi severler, onlara mabud muamelesi yaparlar. Onlara itaat etmek için Allah'a isyan ederler. "Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri mabud derecesine çıkaranlar da dahildir.
Bunun için Allah'ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah'ı sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah'ı sevenler, Allah'ın yolunda giden sevgili kullarını da severler. Fakat Allah'ı sever gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. "Ey Muhammed! de ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmrân, 3/31).
Buna göre Allah'ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Yani hıristiyanların Hz. İsa hakkında yaptıkları gibi onları mabud derecesine çıkaracak bir ibadet şekli olmamalıdır. Bunun en güzel misalini, müslümanlığın iman anahtarı olan kelime-i şehadetinde ve ibadetin başı olan namazında buluruz. Bir müslüman "Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve peygamberidir." derken Allah'tan başka bütün mabudların hepsini reddedip atar da bu temiz kalb ile Peygamberi Hz. Muhammed'in O'na kulluk ve peygamberlikle bağlılığını tasdik eder ve Allah
için bu gerçeğe şahitliğini arz eder. Bu şehadette Allah'tan sonra Peygamber'e bir sevgi ilanı vardır. İman bu sevgi ile tamam olur. Fakat Allah sevgisi, yüce Mevlânın birliği ile bunun yanında Hz. Muhammed sevgisi, Allah'a kulluğu ve peygamberliği cihetiyledir. İşte Allah için sevmenin en büyük örneği!..
Bunun gibi namazda Allah'tan başkasını çok cüz'î bir şekilde bile olsa niyete karıştırmak küfürdür. Namazı bozar. Namazda peygamberden ve Allah'ın salih kullarından hiçbir şey istenmez. Nihayet tahiyyatta onlar adına da esenlik, salevât, rahmet ve bereket niyaz edilir. Bu duada Peygambere ve salih kullara elbette bir sevgi gösterme vardır. Fakat namaz kılan kimse Allah'ın huzurunda onlardan bir şey isteme durumunda değil, onlara da derecelerinin yükselmesi için Allah'ın rahmetini isteme, hayatında onlara ikram etme durumunda olacaktır. Müslüman bütün ömründe bu hareket çizgisini hayatının esası sayacaktır.
Buna karşılık velileri, peygamberleri veya ruhlarını ya da melekleri müşriklerin araya giren mabudları gibi bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken Allah'ı ve Allah'ın emirlerini unutmak, onlar adına kurbanlar kesmek, âyinler yapmak, onların isimlerini "Bismillah" gibi işlerin başı kabul etmek, "Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesinin tam anlamıyla şüphe yok ki, bir şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak, onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar ancak Allah'ı sevmişlerdir. Üzülmekle beraber müslümanlık adına da böyle batıl bir sevgi akidesine tutulan ve bununla dindarlık yapıyoruz, zanneden birtakım gafil kimseler de ortaya çıkmıştır. Bunlar genellikle din ilminin iyi tahsil edilmediği ve dinî bilgilerin esası bilinmeden ağızdan ağıza bir efsane gibi dolaştırıldığı cahillik devirlerinde ve cahillik bölgelerinde ortaya çıkagelmiştir. Çünkü kulluk duygusu insanlarda yaratılıştan geldiği için gerçek ve gelişmiş din ilmi sönünce insanlar, ilk cahiliye devrindeki efsanelerle gönlüne doğan acayip hevesler içinde ibadete çalışır. Hurafelerle boğulur, gider. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanır.
Bununla beraber bu sapıklığın felsefe yoluyla ilim ve marifet adı altında gelişip yayılan kısmı da yok değildir. Bu elbette daha mühimdir. Burada Allah'ı inkar eden ta'tıl (batıl ve metruk, ateizm) felsefelerinden söz etmeye lüzum görmüyoruz. En derin cehalete eşit ve hatta daha beter olan ta'til (ateizm) felsefelerinin kötülüğünü, çeşitli yönleriyle hatırlatmaya ihtiyaç duyulmadığı gibi bunların ilmi ve felsefî bakımdan kıymetleri de yoktur. Fakat ilâhlık felsefesi ve vahdet-i vücud adı altında gizlenen bir metrût (ateist) felsefe vardır ki, din ve ahlâk adına ilmî ve hikemî şekilde en büyük zarar bundan doğagelmiştir.
Her nerede bir şirk varsa bununla az çok bir alakası vardır.
Önce şunu kaydedelim ki, "Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur." (Bakara, 2/163) âyetinde de açıkça belirtildiği üzere İslam dininde emredilen genel iman konusu: "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." tevhidi, yani Allah'ı bir bilmektir. Yoksa "Allah"tan başka hiçbir mevcud yoktur." diye ifade edilen mevcudu, varlığı bir bilmek değildir. Bu olsa olsa marifet yolunda merhaleler katetmiş olan seçkin şahıslar için bahis konusu olabilir.
Bizim nazarımızda vücud birliği genel olarak olumsuz değil, belki keşif yoluyla olumludur. Fakat "Allah'tan başka mevcud yoktur." demekle "Her mevcud Allah'tır." demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi sırf tevhid olabilir, fakat ikincisi sırf şirktir. "Allah'tan başka mevcud yoktur." dendiği zaman, Allah'tan başkasına isnad edilen varlığın gerçek olmayıp hayalde ve vehme bağlı, şuura akseden bir gölge işi olduğu ve gerçek varlığın ancak Allah'a mahsus bulunduğu ikrar edilmiş; âlemin zatı ile ve zatı için gerçek varlığı yok sayılmış olur ki bu vahdet-i vücuddur. Çünkü keşif yoluyla sabit olduğu üzere biz âlem adına ne biliyorsak hepsi, hissettiklerimizden, hayâlimizden, zihnimizdeki şekillerden ve ruhî izlenimlerimizden ibarettir.
Bunları hakikat tasavvur etmemiz ve izafi olarak hak diyebilmemiz, zatında mükemmel ve tek olan Hak kavramının ezelî ve ebedî gerçekleşmesini tasdik sayesinde mümkün olabilir. Bunu Fâtiha'da açıklamıştık.
Bu bakımdan vahdet-i vücud, varlık tevhidi; âlemdeki benzer şeylerin gölge ve hayal olduğunu görmek ve onları silip arkasındaki açık gerçeğin varlığına iman etmekle mümkün olur.
Nitekim "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." dediğimiz zaman da birtakım putların, birçok kimseler tarafından mabud edinildiğini inkar etmiş olmuyoruz da bunların hak olmadıklarını ilan ve ancak bir Allah'ı ispat ve kabul etmiş oluyoruz. Fakat "Her mevcud Allah'tır." dendiği zaman varlıkta gerçek bir çokluk, kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş oluyor ki, bunda tevhid yoktur. Tersine Allah'ı çoğaltma ve ona ortak koşma vardır. Bu bir vahdet-i vücud değil, varlığın birleştirilmesi veya hulûl teorisidir. Yahut da Allah'ı inkar etmek suretiyle yalnız âlemi ispattır, "Bir"e "her" demektir.
Ortağı ve benzeri olmayan Allah'a sonsuz ortaklar isnad etmek, hayalî varlıkları, gerçek varlık saymaktır. Buna daha çok "panteizm" yani "birleşmiş
ilâhcılık" denir ki, bu teoride Allah ve varlık gerçekten her şeyle birleşmiştir veya her şeyin içine girmiştir. Haşâ Ali ilâh, Veli ilâh, Firavun ilâh, Nemrud ilâh ilâh... her şey ilâhtır. Bunda âlemin isbatı, onu yapanın yokluğu vardır.
İşte birtakım cahiller veya inkarcılar, Allah'ın hikmeti adıyla imkansız olan bu birleşmeyi veya hulûl ya da ta'tıl (ateizm, ilâhsızlık) teorisini vahdet-i vücud ve sırf tevhid diye ele alarak "O'ndan başka ilâh yoktur." demek "O'ndan başka mevcud yoktur." demek olduğunda ısrar ederler. Bunu da: "Her mevcud O'dur." mânâsıyla açıklarlar. Hatta külli mecmuî ile külli ifradîyi birbirinden ayırmayarak "Hepsi O'dur." derler. Her şeyden ötede Allah'ı görecek yerde, her şeyde ve hatta her şeyi Allah görmek isterler. "İlk ve son olan, açık ve gizli olan O'dur." (Hadid, 57/3) âyetinin açıkladığı birleşme mertebesini ayrılma mertebesinde ayrı ayrı söylerler ve böylece kendilerini Allah görmek ve göstermek için kâmil insanları, bizzat Allah gösterirler. Artık erenler, veliler, bir ilâhlar topluluğu manzarasında hayal edilir, oysa bu görüşün esasına göre şeytanların velilerden, kâfirlerin müminlerden farkı kalmaması gerekir. Çünkü her varlık O sayılır. İşte: "İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eşler tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar." âyet-i kerimesi özellikle bunları da red ve iptal içindir.
Zaten İsa'ya "Allah" veya "Allah'ın oğlu" denmesi de Mısır'dan, Hind'den, Yunan'dan, Roma'dan gelen bu birleşme teorisinin bir koludur. Bu aşırılıktan ve meseleyi karıştırmaktan kaçınmak için son zamanlarda İslâm dünyasında Hanbelîler içinden Vahhabî mezhebi ortaya çıkmıştır. Bu mezheb Allah'tan başka her kim olursa olsun ona hürmet göstermenin ve muhabbet beslemenin şirk olduğunu ilan etmiştir. Buna dayanarak kabirlere hürmet etmeyi bile şirk kabul etmiştir.
Bu hürmet ve muhabbet "Onları, Allah'ı sever gibi severler" mânasına uygun olacak derecede olursa, bizim de buna şirk gözüyle baktığımızda şüphe yoktur. Ancak bundan genel olarak hürmet ve muhabbetin inkârı mânâsını çıkarmak ve müminlerin kalbinden peygamberlerin ve salih kulların sevgisini söküp almaya çalışmak da bir aşırılık ve Allah sevgisiyle uyum sağlaması mümkün olmayan tehlikeli bir iştir. Bunun böyle olduğunda da şüphe etmeyiz.
Sünnete uygun bir şekilde kabir ziyaret etmek, ölülere Allah rızası için hürmet etmek, ölülerin gerçek olan eserlerinden, fikirlerinden istifade etmek, ruhlarını hayır ile anarak memnun etmek, onlar için Allah'a dua etmek ve bu
dua ile feyiz kazanmak, onları Allah'ı sever gibi sevmek değil, Allah için Allah'ın kullarını ve yaratıklarını sevmek olduğu açıktır.
Özellikle kabir ziyareti, ölümü hatırlamaktır. "Lezzetlerin, tatların yıkıcısı olan ölümü çokça anın." hadis-i şerifi gereğince ölümü hatırlamak meşru olup, emredildiği gibi kabir sahibinin faniliğini de görerek tasdik etmek demektir.
Kabir ziyaretini, Allah ziyaretine benzetmekte Allah için haşâ kabir düşünülmesini caiz görmek gibi bir küfür şüphesi vardır.
Bir de "Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesinin kapsamı, ölü ile diriyi ayırmamış ve belki de ölülerden çok dirilere işaret etmiştir. Bundan dolayı ölülere ve kabirlere hürmet ve muhabbeti kayıtsız, şartsız kesmek isteyenlerin, daha önce bütün dirilerle ilgilerini kesmeleri, meşru veya gayr-i meşru hiçbir yöneticiye hürmet etmemeleri gerekecektir. O halde İslâm büyüklerinin kabirlerini yıkan ve ziyaretlerini engelleyen Vahhabîlerin, hayatta olan yöneticilerine de asla muhabbet ve hürmet göstermemeleri, ziyaret ve saygıda bulunmamaları gerekir.
Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah'ı sever gibi sevenler ve onların, Allah'ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah'a isyan edenler, bunları Allah'a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası, bu tarz muhabbet beslemektedir. Allah'ın birliğine karşı böyle yapan birtakım insanlar vardır. Bunlar, başkanlarını, kendilerine uydukları kimseleri Allah için değil, Allah gibi severler. : Halbuki mümin olanların Allah'a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları eş ve benzerlere ve hatta varsa Allah'a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü müminler, ancak Allah'a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah'ı hatırlarlar, ihtiyaçları kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar.
Bundan dolayı müminin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve gerekse genişlikte Allah'a olan sevgisi devamlıdır.
Kâfir ve müşrik ise bazan Rabbinden yüz çevirir, müşrikler tutarlar bir puta taparlar. Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman onu bırakır, buna taparlar. Hatta Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman mabudlarını yerler. Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve mabudlarını değiştirir giderler.
Bunun için onların müminler gibi devamlı bir sevgileri olamaz. Müminler, tek Allah'a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah'da toplanır. Allah'ın yaratıklarına
olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızası için severler.
Kâfirler ve müşrikler ise bir mabudun veya bir putun karşılığında diğer mabudları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızasıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre bir hiç demektir.
Bunun için mümin bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar ne kadar mutludurlar! Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkiyle tek Allah'a inanan bir mümin olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah'ı sevip, Allah'ın kullarına da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar.
Böylece Allah'a eşler edinmek suretiyle zulmetmiş, haksızlık yapmış olanlar, yani Allah'a karşı başkalarını eş ve ortak tutmak; onları, Allah'ı sever gibi sevmek ve Allah'a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat etmek özellikle Allah Teâlâ'nın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve mabudluğuna başkalarını da ortak etmek en büyük zulümdür. "Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür." (Lukmân, 31/13) ve bunu yapanlar son derece zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı, kainat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teâlâ'nın hakkına tecavüz etmek cüretinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar? Allah'ın kullarına, aciz yaratıklarına neler yapmak istemezler? Bundan dolayıdır ki, dilimizde "Kork, Allah'tan korkmayandan." diye bir ata sözü vardır. Elbette böyle yapan zalimler, birgün gelecek, Allah'ın azabını göreceklerdir. Bu zâlimler, işte o azabı gerçekten görecekleri vakit, Ne kadar kuvvet ve kudret varsa hepsi, Allah'ın olduğunu, ve Allah'ın azabının ne kadar şiddetli bulunduğunu bir görecek olsalar!...
Burada bu "onlar bir görecek olsalar" şart cümlesinin cevabı tehvîl (korkutmak, uyarmak) için hazfedilmiştir, belirtilmemiştir. Nitekim dilimizde de bu gibi tehdit makamında: "başına geleceği bilsen..." deriz ve cevabı gizli tutarız ki, bu gizlilikten maksat, bu cevapta anlatılması mümkün olmayan bütün tehlikeleri toplamaktır. Yani o gün bunların uğrayacakları acı, pişmanlık ve hasret, o kadar dehşetlidir ki, şimdiden anlatılması mümkün değildir. Neler olacak, neler çekecekler!..

Rabita hakkinda kisa ve öz olarak sunlari okuyalim:

RABITA: Arapça “rabt” kökünden türetilmiş bir kelimedir. Sözlükte birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak anlamına gelir. Nakşibendi tarikatında Şeyhe yapılan bir tür bağlantı şeklidir.
NAKŞİBENDİ TARİKATINDA RABITA:
1- Mürit şeyhini zihninde şeklen canlandırır. Onu hep yanında kabul eder. Şeyhinin giyim kuşam tarzı içindeymiş gibi düşünmeye çalışır ve düşüncede onunla beraberdir.
“Tarikatta rabıta: Müridin Allah’ta fani olmuş olan şeyhinin şeklini hayalinde sürekli canlandırmasıyla onun ruhaniyetinden yardım istemesi demektir.”[1]
2- Her akşam namazından sonra iki rekat evvâbin namazı kılınır. Ters teverrük oturuşu ile oturulup, baş kalp üzerine eğilir. 25 defa estağfirullah diyerek gözler kapatılır. Mürit şeyhini yüksekçe bir yerde oturmuş, kendisine baktığını gökten onun üzerine nur indiğini ve bu nurun şeyhin iki kaşı arasından kendi üzerine aktığını hayal eder.
DELİL KABUL EDİLEN AYETLER:
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقينَ
1- “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.”[2]
Nüzul sebebi:
Kab b. Malik (r.a.)’ın tebük gazasıyla ilgili meselesini uzun olduğu için kısaltarak aktarmaya çalışalım.
“Rasulullah (s.a.v.) Tebük gazası için hazırlık yapılmasını emretti. Kab b. Malik’te bu güne kadar ki bütün gazalara katılmıştı.Ancak Tebük gazasına nefsine uyması nedeniyle hazırlıklarını tamamlayamamış ve katılmamıştı. Peygamberimiz bir ara onu sormuştu. Bunun üzerine Beni Selime’den bir adam “cüppelerine ve endamına bakıp gururlanması onu yola çıkmaktan alıkoydu” demiş bunun üzerine Muaz b. Cebel adama ; “ne çirkin söz söyledin” demiş sonra Peygambere dönerek yâ Rasulullah Allah’a kasem ederim ki; onun hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz” demiş. Bunun üzerine Peygamberimizde sükut etmiş.
Tebük seferi bitip de Peygamberimizin Medine’ye teveccüh ettiğini haber alan Kab b. Malik(r.a.) ne cevap vereceği hakkında yalanlar düşünmeye ve onun gazabından nasıl kurtulacağını düşünmeye başlar. Fakat sonunda doğru söylemeye ve neden seferden geri kaldığını olduğu gibi dosdoğru anlatmaya karar verir ve şöyle der; “Yemin ederim ki gazadan geri kalmam için hiçbir özrüm yoktur.” Bunun üzerine Peygamberimiz insanları gazadan geri kalanlar ile konuşmaktan nehyeder ve 50 gün bu hal devam eder.Tâ ki Tevbe suresinin 117-118-119. ayetleri inene kadar.[3]
“yani yeminlerine ve keza verdikleri söze olan bağlılıkları bakımından, yada Allah’ın dininde (Allah’a karşı olan muamelelerinde) gösterdikleri içtenlik ve dürüstlük bakımından doğrular (doğruluktan şaşmayan insanlar)la birlikte olunuz,(onlar gibi davranınız.” [4]
İşte bu ayetin nüzul sebebi uzunca geçen bu olaydır.Ancak her ne hikmetse bazıları bu ayetleri, hiç alakası olmadığı halde tarikatlardaki Rabıta’ya delil olarak göstermektedir. Halbuki bu ayetlerden doğruluğun, yalancılar değil doğrular gibi hareket edilmesinin gerektiği gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَابْتَغُوا اِلَيْهِ الْوَسيلَةَ وَجَاهِدُوا فى سَبيلِه لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
2- “Ey iman edenler! Allah’(a itaatsizlik) tan sakının ve ona (sizden hoşnut olacak) vesileler arayın.”[5]
Ayette yer alan vesîle ( الوسيلة ) kelimesi hakkında meşhur Arap dilcisi Muhammed B. Ebû Bekir Er Râzî(H.Öl.666) şunları kaydetmektedir:
“ Vesîle Kendisiyle bir başkasına yaklaşılan şeydir الوسيلة : كل ما يتقرب به الي الغير)).Sizleri ona götürecek vesileyi isteyin[6] ayetindeki vesile ise yakınlaşmak manasında القربة ) ) dır. Buna binaen ayetin manası şu şekilde olur: Allah’a itaat ederek yakınlaşın. Denildi ki; Vesile, Muhabbettir. O vakitte ayetin manası şöyle olur: Allah’a itaat ederek kendinizi ona sevdirin (kur yapın).” [7]
Muhammed Emin Eş Şenkıti (H.Ö.1393) Edvâu’l Beyân isimli tefsirinde bu ayetle ilgili olarak şunları kaydediyor:
“Allah için ihlâslı bir şekilde, Hz. Muhammed’in getirdiği dine uygun olarak emirlere tabi olmak ve yasaklardan sakınmak vesiledir . Cumhur’u Ulema vesileye bu manayı veriyor” demektedir...[8]
“Allah’ın yasaklarını çiğnemekten sakınanlar olunuz; Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için onun emirlerine tevessül ediciler olunuz.”[9]
“Yani gerek ona itaatte bulunmak (emirlerini yerine getirmek), gerekse ma’siyetleri terk etmek (günah işlemekten sakınmak) suretiyle sevabını ve yakınlığını kazanmak için arayışta bulununuz.” [10]
SONUÇ:
1- Peygamberimiz (s.a.v.) ashabının her türlü davranışına, her türlü yaşayış biçimine kıyafetinin rengine ve şekline hatta en mahrem meselelerine bile müdahale ederek tarif ettiği halde nasıl olurda rabıtanın esamisinden dahi bahsetmez. Yani hiçbir zaman böyle bir şey emretmemiştir.
2- Ne tâbiin, ne tebe-i tâbiin, ne de daha sonra ki dönemlerde böyle bir şey görülmemiştir. Rabıtanın yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi bulunmaktadır.
3- Düşünce itibariyle biriyle beraber olmak gayet doğaldır. Yani insan işini, eşini, sevdiği herhangi bir şeyi düşünebilir. Bunu inkar etmek mümkün değildir. Ancak akşam namazından sonra ki yapılan şekli dinde olmayan sonradan uydurulmuş bir bidattir.
4- Rabıta yapan kişinin şeyhini yanında düşünerek günahlardan uzaklaştığını söylemesi ve ondan sakınması doğru değildir. Çünkü her anımızı,her yaptığımızı gören Allah (c.c.) sakınılmak için kuluna yeterlidir. Şayet onun varlığı, her şeyi gördüğü ve bir gün hesaba çekeceği inancı yeterli olmuyorsa zaten o kişinin imanında bir problem var demektir.
5- Rabıta yapan kişinin Şeyh yerine (onun şekline girebilecek olan) Şeytana rabıta yapma ihtimali şirk tehlikesine düşmek için yeterli bir sebep olacaktır.
[1] Halid Bağdadi
[2] Tevbe 9/119
[3] Buhari-Müslim
[4] Kadı beydavi – Ferit Aydın’ın Rabıta adlı eserinden
[5] Mâide 5/35
[6] - Maide. 35.
[7]- Tefsiru Garîbil Kurani’l Azim. Mlf. Er Razi. Sh. 428. Fs. Faslu’l vâv. 1997. Ankara. Musannif Muhtaru’s
[8] - Edvâu’l Beyân. Eş Şenkıti. Cld. 2. Sh. 76. D.Kutubi’l İlmiye. Beyrût Baskı.2003.
[9] Fahrettin Râzi
[10] Kadı beydavi – Ferit Aydın’ın Rabıta adlı eserinde

Biliyorum yine bu yazilar kisa ve öz ve kapsamli olmayabilir.

Daha genis ve ilmi noktada detayli bilgi icin e-mail adresinize dosyalar gönderebilirim.

Benim e-mail adresim:

Allah cc Kuranda : " Hak ile batıl apaçık meydana çıkmıştır. Kim tağutu inkar eder ve Allah'a iman ederse o, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam kulba yapışmış olur " (Bakara 256)

Demek oluyor ki Hakki belirleyen Allah cc, Batili belirleyen Allah cc.
Bize düsen Hakki Kurandan ögrenip ona teslim olmaktir, Batili ögrenip ona karsi cikmaktir.

Haddini bilmek

Harun efendi kardeşim sana söz düşmeyecek bir konuda ileri geri konuşmanı kınıyorum yani bu konuda söz bana düşer de demiyorum.Bu konuda söz sahibi Evliyaullahtır ve rabıtanın ne olduğunu senden değil, o mübareklerden öğreniriz.Ama diyorsan ki ben bu konuda söz söylemek için İmam-ı Rabbani hazretlerinden daha ehilim o başka...O zaman sana söyleyecek hiçbirşeyimiz yoktur.Şunu unutma kişi bilmediğinin düşmanıdır

Polemik olsun diye degilde

Polemik olsun diye degilde be kardesim, belki belki fikrinizden donersiniz diye yaziyorum. Elmalili Hamdi Yazir ve Ibni Kesir guzel tavsiyelerde , bu Seyyid Kutub nerden cikti, gunumuzde casus oldugu tamamen ortaya cikan insan.(bunun dili tutmakla alakasi olmayip,Cemalettin Kaplan gibi sapik oldugu anlasilmistir, fakat tekfir edemeyiz)

Ikinci olarak ta, rabita hakkindaki ettgin laf. Simdi bunu cidden bildigin icin mi yoksa Yahu suraya bir laf atayimda biraz yorum yazdirayim su insanlara diyemi yazdin.

Eger bildigini sandigin icin ise.Yazik.Arun Aleykum.
Eger bilmeden yaziyorsan.Yazik.Arun Aleykum.
Eger sif bize yorum yazdirmak icin ise.Yazik.Arun Aleykum.

Vahdeti vucud demissin.O konuda haklisin.Ama Ataist dini demissin. Oyle bir sey degil kardes o, biraz ilmi ol. Ataist Rab bilmez,din tanimaz demektir. Halbuki Vahdeti vucudcular kendilerine musluman derler ve sapik firka olmalarina ragmen tekfir edilmezler.72 firka icerisindediler,kufre girmeyenleri. Kaldiki sen onlarin delillerini bir okusan Akaid kitaplarinda Allah muhafaza fikirlerin degisir. Aman okuma.

Bak be kardes, uc bes satirlik bir yorum,tavsiye yazmissin. Kimilerini tekfir etmissin,kimi en guzide islam hayatinda olan coguna nasib olmayan seye bidat demissin. Falan filan.

Hadisi Serif: Dilini tutan kurtulmustur.

Rasulullah SAV bunu bosuna soylememistir. Arkadas, abdestini al,namazini kil,zekatini duserse ver orcunu tut,eger mumkunse hacca git, dilini tut,olene kadar yasa.Ondan sonra biiznillah Cennete buyur. Niye boyle seyler soyleyerek kendine zulm ediyorsun. Bilmem ben , Ben anlamam boyle seylerden de, TUT DILINI,DILINI TUT,OLMADIMI YUT DILINI,DILINI YUT. BUNU DA ben SOYLEDIM.Vesselam

Ruhul-Furkan Tefsiri

Ruhul Furkan Tefsiri Tarikatcilarin/Tasavvufcularin bir araya gelip (özellikle Naksi Tarikatinin) son zamanlarda yazdiklari bir tefsirdir. Kismen okudum ve sonuc olarak sunu belirtmek isterim: Vahdeti Vucud/Suhud Felsefesini (Ateist Dinini) isbatlamaya calisan ve rabita bidatini anlatan bir Külliyedir. Akli selim olan bu Külliyeden sakinsin.
Elmali Hamdi Yazr, Seyyid Kutup, Ibn Kesir gibi alimlerin tefsirleri mevcud iken bunlardan faydalanmak insani dogru yola götürür.

Boş kişi boş konuşur.

Ruhul Furkan Tefsirinin mukaddime kısmını okumanı tavsiye ederim. İşkembeden sallamakla olmaz bu işler. Kısmen okuyarak bilgin olmayan konularda yazı yazma.

Esselamünaleyküm kardeşim

Esselamünaleyküm kardeşim BEN TAVSİYE EDERİM ruhul furkan mükemmel bir tevsir... gecen yıl 1ci cildini yapmıştım hocalarımla ama devamı gelmedi...senin vesilenle bende deva etmeyi düşünüyorum ALLAH razı olsun...

bilgi

Arkadaşa şiddetle katılıyorum.Ruhul Beyan 17 cildi bende mevcut mükemmel bir kitap...

Konyalı Mehmed Vehbi

Konyalı Mehmed Vehbi Efendinin Hulasatul Beyanını tavsiye edebilirim.Daha özlü bir tefsir olarak ise;Ömer Nasuhi Bilmenin Kur'anı Kerim Meali Alisi ve Tefsirini okuyunuz.
_________________________________________________________________

Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat'iyetinde,gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecektir.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><i><b><u><font><img><b>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • You can use BBCode tags in the text.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

Anket

Fitresi verilen herkesin KURBAN da kesmesi gerektiğini biliyor muydun?:

Yemek Tarifleri
Lezzet Vadisi sitemizi favorilerine ekle

Son yorumlar