Cikan google reklamlarinda istenmeyen reklamlari haber verirseniz engelleyebiliriz.
Kolay değildir Halit Molla olabilmek...
“Kazanç” sadece maddi değildir. Evet, insan maddi yönden bir şeyler elde etmek için mücadele verir, hayatı bu mücadele içerisinde geçer ancak, maddi boyutu değildir insanı tatmin eden.
Manevi boyutu sürekli insanın beynini meşgul eder. Manevi kazanımlardır insana gerçekte haz veren...
Bir derneğin, bir odanın, bir kurumun, bir partinin, bir spor kulübünün başında olmak çoğu kez kazanımlarınızın hatırı sayılır bir kısmını feda etmeyi bile gerektirebilir.
Geldiğiniz noktada manevi tatmin gerçeği başlayacaktır ki, o zaman farklı yerde bulursunuz kendinizi. Zaten bu hiyerarşi silsilesinde bir yerlere gelmek, toplumun teveccühü ile yüzleşmektir “Manevi kazanç” dediğimiz olgu...
Öyle bir yol ayrımı söz konusu olur ki, gerçek kişiliğinizi bulma zamanıdır artık. İçinizdeki “Ben”i yakalama zamanıdır artık. Bu “Ben”le yüzleşme zamanıdır artık. Çünkü “Protokol” denilen şeyin etkileşimi başlar bu aşamada.
Protokolden söz ederken, bayramlarda seyranlarda gördüğümüz şehrin ileri gelenlerinin diziliş şeklini demiyorum... Bu resmi protokoldür. Asıl protokol toplumun gönlünde aldığınız yerdir.
Her ortamın protokolü vardır. Ortamın oluşumuna göre bir hiyerarşi söz konusu olur. Kahveye girdiğiniz zaman bile, bölgenin sembol isimlerini görürsünüz, etrafı sandalyelerle kuşatılmıştır adeta. Onun masasında yer alma gayretidir bu.
Hasbel kader hiyerarşide yer bulursunuz kendinize. Sonra mı? Sonra bulunduğunuz makamda kalmak sizin karakterinizle orantılıdır.
Rahmetli dedemin sözü gelir bu noktada aklıma.
“20 yaşına kadar babanın taktığı isimle anılırsın. 20 yaşından sonra çevren ismine küçük bir ekleme yapar, o zaman kendi isminle anılırsın”
O zaman bu sözü pek anladığımı söyleyemem, ama rahmetli çok güzel izah etmiş olayı...
Adınız diyelim ki “Şakir”... 20 yaşınıza kadar “Gel Şakir, git Şakir”dir olay... 20’sinden sonra “Şakir bey, Şakir Ağa, Şakir beyefendi, Sayın Şakir beyler” denileceği gibi, “Kopuk Şakir, Hayta Şakir, Mal Şakir” de denilebilir. Bu tamamen sizin yaşam tarzınız ve duruşunuz ile ilgili bir olaydır.
Duruşunuz sizi bir yerlere getirir, ya da hasbel kader bir yerde bulursunuz kendinizi... Her iki şıkta da o yerde kalmak, daha da ilerlemek elinizde olduğu gibi, bir anda tenger menger yuvarlanmak ta elinizdedir.
Kendi dünyanızda geldiğiniz nokta kimseyi ilgilendirmez, ancak protokolde geldiğiniz nokta artık birileri tarafından bir şeyler ifade etmeye başlar.
Protokol toplumsal hiyerarşi düzeni olduğu için, bu hiyerarşiden kim ne anlıyorsa ona göre sizin yanınızda ya da karşınızda yerini alır.
Bulunduğunuz noktanın bir de sizin açınızdan konumu vardır. Bulunduğunuz noktadaki duruşunuza göre içinizdeki “Ben” şekillenir durur...
Konumunuza bakarak, bunu bir güç olarak kullanıp birilerinin sırtına mı basacaksınız, bunu maddi beklentiler doğrultusunda mı şekillendireceksiniz, bir üstünüzdeki karşısında el/etek öperek farklı bir formata mı bürüneceksiniz, yoksa tam tersi hareket ederek bulunduğunuz ortamı bir güce dönüştürüp, bu gücü toplumun yararına mı kullanacaksınız, size kalmış bir şeydir.
Tam burada “Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmek” sözü çıkar karşımıza.
Hani; meşhur bir filozofa:
- "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?" diye sorulduğunda:
- "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş ya, onun gibi bir şey...
İnsanoğlunun geçmişine baktığımız zaman o kadar protokoller geçmiş ki, bu protokolde yer alanlardan hafızalarda kalan şaşılacak kadar azdır.
Toplumsal vicdan, toplumsal akıldır hafızalarda kalanı hala yere göğe sığdıramayan...
Bu da, bulunduğu konumu güç haline getirerek toplum için bir şeyler yapabilme mücadelesiyle mümkün olmuştur...
Nitekim...
1800’lü yıllar... Safranbolu’dan göç eden sıradan bir aile... Kaynarca ilçesine yerleşir. 1887 yılında Kızılcaali Divanı, Sarıköy’de ailede neşe hakimdir. Gerçekleşen doğumla yakın çevre neşeye boğulmuştur. “Halit” koyarlar adını...
Dönem Osmanlı’nın son dönemi. Karışıklık diz boyu. Rahmetli dedemin dediği gibi, “Gel Halit, git Halit” derken bu çocuk büyür. İsminin önüne bir ek gelir. Bu, azmiyle, başarısıyla, mücadelesiyle, duruşuyla elde ettiği isimdir. Artık “Molla Halit”tir o.
Dedik ya, Osmanlı’nın son dönemi... Düşman sarmış her yanı. Yurdun dört bir yanında barut kokusu... Dört bir yanı düşmanın postalları altında...
Yunanlı’lar İzmir ve İstanbul’dan yüklenmişlerdir. Geçtikleri her yer ateş altında. Yakıp yıkıyor, vuruyor yıkıyorlar.
Ağabeyi Aşır Ali ve kardeşi Zekeriya’yı yanına alır. Dedik ya, “Duruşunuzdur önemli olan”... Halit Molla’nın duruşudur çevresine güven veren... Azmidir, cesaretidir, aklıdır çevresindekilerin içindeki “Ben”i tetikleyen... 50’ye yakın arkadaşı sarır çevresini.
Yunan ordusunun çevrede boy göstermesi, art niyetli Ermeni ve Rum’ları cesaretlendirir. Çevrede akıl almaz haksızlıklara imza atarlar bu aşamada ya, Halit Molla ve arkadaşları bu serseri güruhun amansız belalısı olur. Büyük bir mücadele başlar aralarında.
Halit Molla... 40-50 kişilik bir grubun güvenini kazanarak onlara önderlik yapan biri olsa da, kamuoyu için bir kurtarıcı, bir umut ışığı, bir sığnak olmaya başlamıştır.
Böylesine bir ortamda bile başına buyruk biri olmak istemez... Karasu’daki Kuva-yı Milliye temsilcisi Necati Bey’le yakın çalışmaya başlar.
Bölgedeki Ermeni ve Rum çeteleri için bir kabustur artık. Sindirmiştir onları. Kandıra’daki işgalci Yunan ordusunu rahatsız etmeye başlar.
Çetesiyle katıldığı Ferizli Seyifler Çatışması’nda (29 Mart 1921) bizzat Yunanlı komutanı öldürürken, ağabeyi Aşır Ali’yi şehit verir.
Bölgede sembol isimdir artık. Şehirde düşman işgalinin 87. günü. Halit Molla ve arkadaşları Taşkısığı yönünden harekete geçerek işgalci güçlere saldırır.
Ele geçirilen her sokağın başına nöbetçiler dikilir. Tabii ki tek başına bir hareket değildir bu. Halit Molla için görev alanıdır sözü edilen.
O heyecanla şehir merkezine gelir Molla Halit. Akıl almaz bir mücadele yaşanmaktadır. O sabah... Çıkar Orhan Camii’nin minaresine... Kendine has sesiyle sabah ezanını okumaya başlar.
Çatışma devam etmektedir. Arkadaşlarıyla Beşköprü tarafından düşmanla mücadelesini sürdürmektedir.
Diğer yandan, Halit Molla’dan kısa süre sonra şehre giren Kazım Kaptan Kuvvetleri ise, Hükümet Konağı’na Türk Bayrağını diker.
Buraya kadar işin mücadele kısmı değil mi?Asıl olay şehrin kurtuluşunun ardından yaşanır.
Milli Mücadeleden sonra kendisine bağlanan İstiklal maaşını devlete bağışlar. Kendisine teklif edilen Adapazarı Hasırcılar-Kuzu Sokak civarındaki yüzlerce dönüm araziyi ve Uzunçarşı’da Rum ve Ermenilerden kalma 4 dükkanı, “Benim yerim yurdum var, muhtaçlara vermeniz daha münasiptir” diyerek kabul etmez...
Halit Molla, ömrünün geri kalan kısmını köyünde talebe okutarak, değirmencilik ve çiftçilik yaparak geçirir.
Dahası.. Halit Molla (Akın), çoğu kez Kurtuluş Şenlikleri’ne de katılmaz, adının ön plana çıkmasından hoşlanmaz “Biz bu memleketi, şan şöhret gösteriş için kurtarmadık” diye söylenir...
1950 yılı Kurtuluş Şenliklerine katılmıştı Halit Molla. Hükümet binası önünde binlerce Adapazarılı’nın katıldığı törende kendisine bayrak çekme onuru verildiğinde “Bu bayrağı çekme hakkı ve onuru Kazım’ındır, çünkü kurtuluş sabahı bu göndere Türk bayrağını ilk o çekmişti” diyordu.
Kazım Kaptan’ın ise “Hayır, şehre ilk o girdi, ezanı ilk o okudu, o düşmanı takip ettiği için ben arkadan gelip bayrağı çekebildim, hak Halit Molla’nıdır” diye cevaplamıştı.
Karşılıklı bu harika jestlerden sonra, belediye başkan ve kaymakamın “O halde ikiniz çekin” önerisi üzerine, çılgınca alkışlar ve göz yaşları arasında bayrağı her iki kahraman birlikte çekmişlerdi göndere.
Ölümünden kısa süre önce, kendisini ziyarete gelen zamanın Sakarya Valisi Ertuğrul Ünlüer’e, “Cenazemde resmi tören istemiyorum, mezarımın da diğer mezarlardan farkı olmasın” demiş ve eklemişti: “Yoksa Allah korusun mezarım türbeye döner!”
Maddi çıkarsa, çıkar, protokolse protokol... Önüne uzatılan her tür fırsatı elinin tersi ile iten birisi değil midir Halit Molla... Aynı protokol Kazım Kaptan için de söz konusu değil midir?
Onları toplumun belleğine nakış nakış işleyen, toplumun belleğindeki protokole ön saflarda yer ikram eden bu dürüst ve mütevazi kimlikleri, güvenilirlikleri, duruşları değil midir?
Bir de “Protokol” kelimesinin günümüzdeki yaygın şekli gözümün önüne getiriyorum... Bir yerlere gelene kadar her şeyi göze almak, bir yerlere geldikten sonra da hiç gitmemek adına koltuğa yapışıp kalmak kavramı...
Yaşarken binbir yola başvurursunuz protokolde kalmak için, belki başarırsınız da ancak; öldükten sonra protokolde kalmaktır o yerin gerçek sahibi olmak.
Eeee...
Kolay değildir milletin gönlünde yer almak.
Kolay değildir Kazım Kaptan olmak...
Kolay değildir Halit Molla olmak...
Ne dersiniz?
- Yaşar Yılmaz ağ günlüğü
- Yorum göndermek için giriş yapın
- 200 okuma


Son yorumlar
4 saat 53 dakika önce
15 saat 16 dakika önce
15 saat 24 dakika önce
22 saat 34 dakika önce
3 gün 19 saat önce
4 gün 10 saat önce
5 gün 15 saat önce
5 gün 18 saat önce
1 hafta 12 saat önce
1 hafta 12 saat önce