Cevşen Sahih Değil!

Diyanet Ansiklopedisinin Cevşen maddesinde özetle diyor ki:
(s.462-464)

Farsça asıllı olduğu kabul edilen cevşen kelimesi sözlükte,
"zırh, savaş elbisesi" anlamına
gelmektedir.
Terim olarak Şii kaynaklarında
Ehl-i beyt tarikiyle Hz. Peygambere isnat
edilip, Cevşen-i Kebir ve Cevşen-i Sağır denilen iki duanın ortak adıdır.

Cevşen-i Kebir:
Anlatıldığına göre Asr-i saadette cereyan eden savaşların birinde
(bir rivayette Uhud’da) muharebenin kızıştığı ve
üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir
sırada, Hz.Peygamber ellerini açarak Allah’a dua etmiş,
bunun üzerine gök kapıları
açılarak Cebrail gelmiş ve,
"Ya Resulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı
çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır" demiştir.

Olayla ilgili Şii kaynaklarına göre
Allah Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce
arşa yazmıştır.
Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde
bulunduran kimse, dünyada
her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve
soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi
arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir.

Cevşen-i Kebir ile Allah’a
münacatta bulunan kimseye,
Bedir şehidleri derecesinde 900 bin şehid sevabı verilir. Bu
duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez.
Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur,
her harfi için kendine Cennette iki
ev ile iki zevce verilir,
ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap
kazanır, asla Cehenneme girmez.
Cebrail, Hz.Peygamberden duayı kâfirlere
öğretmemesini, sadece mümin ve
takva sahibi kişilere tâlim etmesini istemiştir.

Kefenlere de yazılmış,
Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş,
gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde
birçok defa basılmıştır.

Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde,
Ehl-i beyt tarikiyle rivâyet edilmiş olmasının
yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.
Dua, Şia bölgelerinde özel
matbaalarca kefen üzerine yazılmakta ve cenazenin
kefenlenmesinde kullanılmaktadır.

Cevşen-i Kebir Türkiye’deki bazı Sünni müslümanlar arasında da
ilgiyle karşılanmıştır.
Duayı, A. Z. Gümüşhanevi,
tarikatla ilgili Mecmuatül-ahzab adlı eserinde nakletmiş, daha
sonra özellikle Risale-i Nur cemaati tarafından
müstakil olarak birçok defa basılmış ve
Türkçe’ye de tercümeleri yapılmıştır.

Ayrıca Şii kaynaklarında zikredilen metinle bu
eserlerdeki metin arasında bazı eksiklik
veya fazlalıklar göze çarpmaktadır.

Cevşen-i Kebir
diye bilinen ve Musa el-Kazımdan itibaren imamlar yoluyla
Hz. Peygambere nispet edilmiş
bir hadis olarak rivayet edilen,
yaklaşık 15 sayfalık metnin sahih olması mümkün
görünmemektedir.

Zira bu metin, bilinen bir olayı, bir kıssayı veya
tarihi bir vakayı anlatan,
hafızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak,
her kelime ve cümlesinin büyük bir
titizlikle raptedilip tekrarlanması,
Hz. Peygamberden alınıp rivayet edilmesi imkansız
denecek kadar güçtür.

Duanın Sünni hadis mecmualarında yer almaması,
ayrıca Şii hadis külliyatının ana
kaynağı durumundaki Kütüb-i erbeada da bulunmaması,

sadece dua mecmuaları gibi
ikinci derecede kitaplarda mevcut olması
da bu görüşü desteklemektedir.

hemreye cevap

evet ben şahsen fırttıx arkadaşımız kadar derin ilme sahip değilim ve dediği gibi buarada cevşen tartışılıyor fakat bediuzzaman asrın sahibi dediğiniz zat alim olabilir (bende eski şakirtlerindendim 15 yılevvele dek) ama zamanın sahibi mahibi değildir. Delillerim;

1: Ladikli Ahmet Aga ya sorulan bu sorunun cevabını araştırınız. Zamanın sahibi olmak şurda dursun divanussalihine katılmadığını söylüyor. Çünki Zamanın sahibi divanussalihinin de eş başkanlığını yapar Rasulümüzle...
2: Madem öyle tarihçeyi hayatta eski said yeni said davasını açıklarmısınız? (eskiden okuduğum için sayfa vermiyorum)
3: Barla lahikasında zamanın sahibinde mürşidden bahseder hatta iki mürşid var denir. Mürşidi daimi yani kuaranı kerimdir ve Mürşidi şahsi (yani zamanın sahibi) nin özelliklerini anlatır ağdalı ve uzun bir devrik cümle ile sonunda derki eğer benden sonra veya ben hayatta iken şahsıma şakirdlerime ve risalelerime zamanın sahibi Mürşidi kamilden İHTAR gelirse siz gidin zamanın sahibi zatın elini öpün ve dönün risale okumaya devam edin şeklinde .... Öyle ise demek ki saidi nursi zamanın sahibi değilim diyor burada ... ve zamanın sahibi kalbleri kşefedendir deyip onun elini öpün ihtarını savuşturun diyor işte ben burayı okuduğumda isyan bayarağını çekmiştim ve ayıktım şükürler olsun.
4: İmamı Gazali Hazeratına (bize şefaat etsin) mevzu etmişsiniz. Ben başak bir cephaden yaklaşacağım haddim olmayarak, İmamı Maliki R.A. diyorki " Her kim ki İmamı Gazalinin şahsına eserlerine en ufacık bir buğz etse ZINDIKTIR". Şimdi bu ağır kelamı terazinin sağına koyalım. Geçelim Kozadan kelebeğe adlı eserin 27. sayfasında malum ağlayan hocanın sözüne "islamın geri kalmasının sebebi felsefenin haram kabul edilmesindendir. Özellikle ihayasında İmamı Gazali felsefeyi haram kabul etmiş ve buna sebeb olmuştur. Günümüzde İslam coğrafyasının sıkıntı sebebi budur" gibisinden sözler. Bunuda sol kefeye koyalım. Kardeşim tartıyıda siz yapın Allah aşkına yaw.
Son sözüm şudur ki sadi nursinin de ağlayan malum hocanında pozisyonu bellidir.
Halifeye karşı gelen ilmi tartışamalarda karşı tarafı alt etmeyi ilim sayan bir insanla onun devamı olduğunu söyleyen ama onun kenarından bile geçemeyen bir adamın sözleri bizim için malesef boştur. Bize onların sözünü değil RASULUMUZ başta olmak üzere Büyük iamamların sözlerini Eshabın sözlerini getiriseniz seviniriz.

Vesselam artık kabul edin güneşin balçığı kuruyor... Benim gibi bir çok arkadaşım aklı selim olunca meseleyi anlayım terk ediyor bu işleri....Umarım bu yazılardan sonra sizlerede Rabbim hidayet eder.Duacıyım hepinize. Amin

" Amcanız Abdulhamid han....." Efn.Hzr.
" Abdulhamid hanı anlamak demek, herşeyi anlamak demektir." NFK

hal böyle olunca biz amcamızı , amcamızda bizi sever. kemâli

kardesler sükünete davet ediyorum

gördügüm kadariyla her ikitarafta delillerini ve argumanlarini ortaya koymus durumda, bundan sonra denilecek son söz herkesin inanci kendine...vesselam...

Allah(c.c)selami üzerimize olsun.

Bu dünyanin cefasindan sefasina sira gelmez,
gafil olma ilme calis gecen günler geri gelmez.
S.H.T. k.s.

Bediüzzaman’ın cevabı

e. Daha önce de dediğimiz gibi bazı zatlar, el-Cevşenü’l-Kebîr okumaya verilen sevaplar ile ilgili rivâyetlerin uydurma olabileceği düşüncesiyle Cevşen’i de inkâr yoluna gitmişlerdir. Biz bunlara kısaca cevap vermiştik. Bediüzzaman’ın hayatında da aynı hâdise cereyan etmiş ve şöyle cevap vermiştir:

- "Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bir biçare vesveseli ve hassas ve dinsizlerle görüşen bir adam, meşhûr duâ-i Nebevî olan el-Cevşenü’l-Kebîr hakkında ve akıl hâricindeki sevap ve fazîletine dair bir hadîsi görmüş, şüpheye düşmüş. Demiş: "Râvî, Ehl-i Beyt’in imamlarındandır. Halbuki hadsiz bir mübâlağa görünüyor. Meselâ, içinde der: "Bu duaya Kur’an kadar sevap verilir". Hem "Göklerdeki büyük melâikeler, o duâ sahibini gördükçe kürsîlerinden inip ona pek büyük bir tevazu ile hürmet ederler". Bu ise, aklın ve mantığın mikyaslarına gelmez" diye, Risâle-i Nur’dan imdad istedi. Ben de Kur’an’dan ve Cevşen’den ve Nurlar’dan gayet kat’î ve tam akıl ve hikmete mutâbık bir cevap verdim. Size gayet kısa bir icmâlini beyan ediyorum. Şöyle ki, ona dedim:

Evvelâ: Yirmi Dördüncü Söz’ün üçüncü dalında on adet "usûl" var, böyle şüpheleri esasıyla keser, izâle eder. Ona bak, cevabını al.

Sâniyen: Her gün bütün ümmet kadar hasenât ona işlenen ve bütün ümmetin saâdetlerine yardım eden ve ism-i a’zâm’ın mazharı ve kâinatın çekirdek-i asliyesi, hem en mükemmel ve câmi meyvesi olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o duânın kendi hakkında o azîm mertebesini görmüş, ona haber veren Cebrâîl Aleyhisselâm’dan işitmiş, başkalarını kendine kıyas etmiş veya edilmiş. Demek o pek fevkalâde sevap, zât-ı Ahmediye’nin velâyet-i kübrâsından ona gelmiş. Küllî, umumî değil, belki o duânın mahiyetinde böyle harika bir kıymet var ve ism-i A’zâm mazharı olan Zâtın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevap mümkündür; fakat gayet ehemmiyetli şartları var, yalnız okumak kâfi gelmez. Yoksa muvâzene-i ahkâmı bozar, farzlara ilişir.

Sâlisen: O duâ, nasil ki zât-ı Ahmediye’ye baktığı vakit mübâlağadan münezzeh ve aynı hakîkat oluyor. Öyle de, o duadaki yüzer Esmâ-i Hüsnâ’nın hakikatlerine baktığı zaman, değil mübâlağa, belki onların nihâyetsiz tecellilerinden gelmesi mümkün, ve gelebilen feyizlerin nihâyetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm haber vermiş ve teşvik için müphem ve mutlak bırakmış. Sonra, mürûr-u zamanla o kaziye-i mümkine ve mutlaka, bilfiil vâki ve külliye telâkkî edilmiş.

Râbian: Yirminci Lem’a-i ihlâsda, bir adama beş yüz senelik bir genişlikte bir Cennet verilmesine dair olan bir hâşiye var. Ona da bak, gör ki, o koca Cennet’in verilmesi, bilmediğimiz tarzda bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl husûsî hanesine çok cihetlerle mâliktir, sahiptir; öyle de, zemin yüzündeki şeylere çok duygularıyla mâliktir, tasarruf ve istifade edebilir. Hem, koca dünyayı, benim hanemdir, bana vermiş ve güneş lâmbamdır diyebilir.

Demek bazı fevkalhad, harika ve akıl haricindeki bir kısım sevaplar, bu mezkûr hakikate bakar.

Hem İslâmiyet’te her sevabın, her fazîlet-i a’mâlin en evvel mazharı ve bizlerin bir duada bir zerre sevabımızda, o duâda bir dağ kadar sevap ve feyzi kazanan zât-ı Ahmediye (s.a.s.), husûsî virdler ve duâlar ve şeriat ve risâlet cihetiyle değil, belki velâyet-i Ahmediye noktasında ve umûmî olmayan derslerinden kendine verilen en yüksek mertebeyi beyan eder. Kendine tam tebâiyet eden has vârislerini, o noktalara teşvik eder.

"Gerçek Allah katındadır. Gaybı ancak Allah bilir" dedim. O vesvese edip şüphelere düşen adam, lillâhilhamd, kurtuldu, tam kanaatı geldi. Belki sizin bazılarınıza faydası var diye size de gönderdim. Umûmunuza binler selâm...".16

Dipnotlar:
10- Risale-i Nur Külliyatı, I,144 (24.Söz, Birinci Dal’ın sonu); I,817 (30.Lem’a, Beşinci Nükte’nin Hatimesi); I,872 (3.Şua’nın son paragrafı); I,973 (11.Şua, Onuncu Mesele).
11- R.N. Külliyatı, I,908-909 (7.Şua, Ayetü’l-Kübra, Birinci Makamın Onaltıncı Mertebesi); I,1131 (15.Şua, Onbeşinci Şehadet); II,1389 (Mesnevi-i Nuriye, Nokta,Onuncu Ders).
12- R.N. Külliyatı, I,1128 (15.Şua, Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci küllî şehadetler); I,872 (3.Şua, son paragraf), I,973(11.Şua, Onuncu Mesele).
13- R.N. Külliyatı, I,652-653 (17.Lem’a, On üçüncü Nota).
14- R.N.Külliyatı, II,1738 (Emirdağ Lâhikası I).
15- R.N.Külliyatı, II,1736.(Emirdağ Lâhikası I).
16- R.N.Külliyatı, II,1745-1746 (Emirdağ Lâhikası I)..
17- R.N. Külliyatı, II,1824 (Emirdağ Lâhikası II).

Kaynak: Prof. Dr. Davut Aydüz

maddî-manevî faydaları

d. Cevşen, sürekli okunduğunda, okuyana birtakım maddî-manevî faydaları vardır ki, birçok ehl-i keşif ve islâm âlimi buna işaret etmişlerdir. Bunlardan birisi olarak Bediüzzaman da, el-Cevşenü’l-Kebîr’i okuma neticesinde gördüğü faydalardan şöyle bahseder:

"Münâfık düşmanlarımın maddî ve manevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa kudsiyetleriyle kurtardılar...".14
-
"Kardeşlerim, merak etmeyiniz, Cevşen ve Evrâd-ı Bahâiye bu defa dahi o dehşetli zehrin tehlikesine galebe etti. Tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor".15

duânın kabulünün şartları

c. Bediüzzaman duânın kabulünün şartlarından bahsederken, el-Cevşenü’l-Kebîr’den de bahsederek onun nasıl okunacağı hususunda bilgi verir:

"Ubûdiyet, emr-i ilâhiye ve rızâ-ı ilâhiye bakar. Ubûdiyetin dâisi emr-i ilâhî ve neticesi rızâ-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gâiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubûdiyete münâfî olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubûdiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.
-
işte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan el-Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksûd-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düşer.

Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar ve müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rızâ-yı ilâhî için âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbûldur. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktâbdan ve Selef-i sâlihînden mervî olan faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder".13

Kur’an’dan çıkan bir münâcât

b. Bediüzzaman, el-Cevşenü’l-Kebîr’in, Kur’an’dan çıkan bir münâcât olduğunu belirterek, muhtevasının Kur’an’a uygun olduğuna işaret etmiştir. O, bu konuda şöyle demektedir:

"Yani, bin bir esmâ-i ilâhiyeye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur’an’dan çıkan bir hârika münâcât olan ve marifetullahta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan ve bir gazvede: "Zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen’i oku" diye Cebrâîl vahiy getiren el-Cevşenü’l-Kebîr Münâcâtı içindeki hakîkatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed’in (s.a.s.) Risâletine ve hakkaniyetine şehâdet ettiği gibi..."12

İftiralarına İftira Ekleyenler.....

Bu yazılar Cevşen'in sahih olmadığını gösteren konunun en başındaki makaleyi desteklemektedir. Cevşen'in sunni müslümanlar arasına risale-i nur cemaatleri tarafından sokulduğunu kendi ağızlarıyla isbat etmektedir.

Yazı kendi kendisiyle çelişmektedir.

Bakınız, diğer yazılarda olduğu gibi burda da ağdağalı bir dil var. Fakat bu ağdağalı dil imla hataları ile doludur. Ne Arapça'da ne Farsça'da ne de Osmanlıca'da kullanılmayan tamlamalar kullanılır, yerli yerinde olmayan sözcükler vardır vs. (Bu mesele başka bir yerde ele alınabilir.)

Ne yazık ki (!) bu ağdağalı dil çelişkileri örtmeye yetmez.

Alıntı yapan yazar, Cevşen'in Kur'an'dan çıkan bir münacat olduğu iddiası içinde.

Asıl yazar, bir cihetle Kur'an'dan çıktığını iddia ediyor.

Sonrasında ise, bir gazvede Peygamber Efendimize -sallallahü aleyhi vessellem- vahyedildiği iddiasını öne sürüyor.....

Bu noktada sorularımız var.......

Kur'an'dan çıkmış olmak ne demektir?

Hem Kur'an'dan çıkmış hem de "vahiy" olarak mı inmiş?

Sonra, söz konusu vahiy hangi gazvede gelmiştir?

Resulullahın herhangi bir gazvede zırhını çıkardığına dair hiçbir rivayet yoktur.

"Asıl yazar" böyle büyük bir olayın kaynağını neden veremez?

------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu noktada bir parantez açmak elzem oldu. Piyasada satılan Cevşenlerin içinden bir kağıt çıkıyor, "asıl yazar" ın iddia ettiği gibi bir olayı anlatıyor.

Bu vahyin Uhud Savaşın'da geldiğini yazıyor.

!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
!!!!!!!!!!!!!!!!
!!!!!!!!
!!!!

Oysa,savaşta zırhı çıkarmak şöyle dursun, Peygamber Efendimiz Uhud Günü iki zırhı üst üste giymiştir.İbn Mâce, Cihâd, 18/2806.

!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
!!!!!!!!!!!!!!!!
!!!!!!!!
!!!!

Evet, bunların iftiraları bitmek bilmiyor.

Efendimiz'in Uhud'da iki zırh giydiği Ehl-i Sünnet alimleri tarafından yazıldığı halde bunlar zırhın çıkarılmasından bahsedebiliyorlar!

----------------------------------------------------------------------------------------------------

"Asıl yazar" ın iddiaları bitmek bilmiyor....

Bir de Cevşen'in "marifetullahta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde" olduğunu söylüyor. Böyle bir bilgiyi hangi kaynaktan almış? Yoksa o da kimden geldiği belli olmayan ilhamlara mı müptela?

Cevşen, Efendimiz’e vahiy yoluyla gelmiş, ama Ehl-i Sünnetin hiçbir muhaddisi oralı olmamış öyle mi?

Efendimize gelen vahyi Ehl-i Sünnet rivayet etmeyecek, buna karşın Şia güruhu rivayet edecek ha?

Keşke Biraz Araştırsaydın Cevşeni

Sevgili fırttıx

Cevşenle alakadar yazını ve yorumlarını demin okudum Sanırım bu kendini yanlış yerde gelitirdiğin için olmuş

Herkesin bildiği gibi Doğrular Doğru yerde aranır Yanlış yerde aranan Doğrular Doğru Değildir

Cevşenle alakadar olan yazına cevap vermek istiyorum.

Cevşenin içeriği hepimizin malumudur. CENAB-I HAKKın 1001 ismi ile yapılan dualar bulunmaktadır

Kur'an-ı Kerîm'de, "Allah'ın güzel isimleri vardır. O halde Allah'a o güzel isimlerle dua edin" (el-A'râf, 7/180); denmektedir

a) Diyelimki Hadis sahih değildir.

Bir insanın ALLAHın isimlerinin baktığı yönde olan bir ihtiyacına karşın o yöne bakan ismi ile dua etmesinin zaramı faydasımı vardır

Elbetteki aklı başında olan ve şuurunu kaybetmemiş olan herkes diyecektirki Faydası vardır çünkü ayet öyle istiyor Ayetin sahibi olan Cenab-ı Hakk'ta öyle istiyor

Cenab-ı Hakkın istediği birşeyi Cenab-ı Hakka tam iman ettiğini ifade eden birisi itiraz edebilirmi sorarım size

b) Cevşenin diğer adı Münacat-ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm' dır.
Günümüzde Münacat-ı Veysel Karani dahi ulaşmışsa Hiç mümkünmüdürki her söylediği kayıt altına alınan ve çevresindekiler tarafında harf harf kaydedilen bir zatın münacatı ulaşamasın sorarım size

c) Hadis sahihdir.

Bir hadisin Sahih olup olmadığını anlayabilmek için Müteşabih Ayetleri yorumlayabilecek kapasitede bir ilme vakıf (sahip) olmak gerektir

Sen kendini o ilme sahipmi görüyorsun

Sahip olabilmen için Belağatınıda (belağat:tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı.) çok kuvvetli olması gerekir. Ama senin belağatının o kadar kuvvetli olmadığı yazdığın yazılardan ve yaptığın yorumlardan anlamak mümkündür.

İşte RİSALE-İ NUR gibi otuzüç ayetle işaret edilen ve hiç tefsir müellifinin benim tefsirimi okursanız bukadar sevap alırsınız demeye cesaret edemediği ve Üstad Besiüzzaman(çağın eşsiz güzeli) Said Nursi Hazretlerinin
her kitabının sonunda vurgulamış olduğu değilki tümüne kitap içinde geçen herbirkelimeye dahi onlarca yüzlerce binlerce sevap vardır
demesine rağmen kimsenin karşı çıkamadığı bir tefsiri anlayamaman veya yanlış yorumlamanın sebebide budur.

Peygamber Efendimiz Uhud Günü iki zırhı üst üste giymiştir.İbn Mâce, Cihâd, 18/2806.

Yukarıdaki hadisi senin yorumundan aldım Sen yazdığına göre kabul etmişsindirki yazmışsın

Sorarım sana iki zırhı üstüste giymek ne demektir?. Burda anlatılmak iştenen nedir?

Gerçektende avamın anladığı gibi yani Mecaz ilmini bilmeyenlerin anladığı gibi iki zırhmı giyilmiştir? Yoksa Ehl-i ilminde anladığı gibi biri maddi zırh diğeride manevi zırh (CEVŞEN) mıdır.

Hem hangi hadis kitabında yazıyor diye sormuşsun Hepimizcede malumdurki Bizler hadisleri ancak tercümesi yapılmış eserlerden takip edebilmekteyiz ve ancak çevrilmesine müsaade edilen kısımlar kadar bilmekteyiz.

Hatta Riyazüssalihin ismindeki hadis kitabıda kaçyıldan fazladır Diyanette çevrilmeyi bekliyor Ama çevrilen sadece cüz'i bir kısım yani çok az bir kısım hala çevrilecek hala çevrilecek.

Ama ben çevrilmeyi bekleyemem diyorsan o zaman iyi bir arabi bilgiye sahip olman gerekecek yada belagatın veya müçtehidlik makamında ilmin veya müteşabih ayetleri yorumlayacak kadar bilgin veya adını hiç duymadığın MAHREC ünvanın olmadığı için bunu bulamaman gayet normal.

Yada bu makamın birine sahip olan birinin çevirip bize anlatmasını bekleyebilriz. Ama onu nerden bulacağız diye üzülme çünki saydığım makamların tümüne sahip olan biriçevirip bize söylemiş o kişide elbetteki

Ahirzaman Müceddidi ve şuana kadar mahrec(Kainatta tahsil edilmemiş ilim bırakmamak yani astroni fizik kimya biyolofi cebir ve tabiki bütün Dini ilimler hakkında enaz o dallarda bir prof kadar bilgili olan demektir) ünvanı almış tek kişi olan Üstad Bediüzzaman Said Nursiden Başkası değildir.

Madem ki o bunu yapmıştır ve sen veya sana dayanan veya senin dayandıkların bunu yapamamışsa ve isbat edememişse;

Üzgünüm burda ispat konuşur deyip senin dediklerini eksik bilgine veriyoruz

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in duâsı

a. Bediüzzaman, el-Cevşenü’l-Kebîr’in öncelikle Hz. Peygamber (s.a.s.)’in duâsı olduğunu ve onu okuduğundan kısaca şöyle bahseder:

"Öyle de, çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptelâ olan insan, münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, el-Cevşenü’I-Kebîr namındaki münâcâtında bin bir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiâze ediyor".10
-

"(Hz. Peygamber Aleyhisselâm’ın), hem binler dua ve münâcâtlarından el-Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsîfe yetişememeleri gösteriyor ki, duâda dahi onun misli yoktur. Risâle-i münâcâtın başında el-Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, "Cevşen"in dahi misli yoktur diyecek."11 Böylece Bediüzzaman Cevşen’in rivayet olarak Hz.Peygamber’e isnadının sahih olduğunu kabul etmiş olmaktadır.

Çürütülmeye bile gerek olmayan bir iddia....

Hadis kitaplarında Peygamber Efendimiz'den sahih olarak rivayet edilen yüzlerce dua varken, böyle kaynaksız mesnetsiz bir münacatın dua olarak mislinin olmadığı iddiası, çürütülmeye bile gerek olmayan bir iddiadan öteye geçemez.

Cevşen’in dahi misli olmadığı iddiası da boştur...

yolcu kardeşim madem kabul

yolcu kardeşim madem kabul etmiyorsunuz ilmi bir çalışma olduğunu o halde siz ilmi bir çalışma ile cevşeni şerifi açıklayınız yazılarınızdan bunu yapabilecek kapasitedesiniz yanılıyorsam düzeltin lütfen burada yazanlara cevaben ilmi bir çalışma bekliyorum sizlerden...

Benzersiz Bir İnanç Rehberi

Benzersiz Bir İnanç Rehberi

Kulluk, bütün mahlûkatın asıl yaratılış nedenidir. Bununla birlikte, âyet-i kerime, bu konuda cin ve insanlardan özel bir surette bahsetmek suretiyle, onların başka birşey için değil, ancak Allah’a kulluk etmek amacıyla yaratıldıklarını vurgulamıştır. Gerçekten de, insanın kulluğu, onun yaratılışı ve yetenekleri dikkate alındığında, çok kapsamlı bir kulluk olarak ortaya çıkmakta ve böyle bir vurguya liyakatini açıkça göstermektedir.

Maddî ve manevî yetenekleri, zâhir ve bâtın duygularıyla birlikte bir bütün olarak ele alındığında, insan, en azından bizim bildiğimiz kadarıyla, kâinatın en kapsamlı varlığı olarak ortaya çıkar. Bir anlam dile getiren, bir güzellik yansıtan, sanattan haber veren herşey, her varlık, her kavram, insanın varlığında bir karşılığa sahiptir. Eğer göklerde sayısız galaksilerle tablolar resmedilmişse, bunu hayranlıkla izleyecek, onu inceleyecek, sırlarını çözecek ve bu muhteşem tablo karşısında hayranlığını dile getirecek insan vardır. Eğer semânın o sayısız yıldızlarından biri her sabah ve her akşam bir mavi gezegenin ufuklarında dakika dakika değişen manzaraları bir film şeridine sarıp oynatıyorsa, böyle bir gösteriyi anlayacak, takdir edecek, ondan çeşit çeşit hazlar alacak, sonra da bu duygularını ifade edebilecek sadece insan vardır. Yeryüzünün karalarında ve denizlerinde, bu âlemin maddesinde ve mânâsında görülecek, işitilecek, tadılacak, koklanacak, yaşanacak, anlaşılacak, hissedilecek ne kadar güzellik varsa, hepsinin insanda bir karşılığı vardır. Onlardan kimini gözüyle seyreder insan, kimini kalbiyle dinler. Kimini aklıyla inceler, kimini ruhuyla yaşar. Kimini ağzıyla tadar, kimini kulağıyla işitir. Bu haliyle bir insana, bir de kâinata bakan kimse, hiç zorlanmadan bir sonuca varacaktır:

Bu kâinat, bütün güzelliklerinin diliyle soyut ve münezzeh bir güzelliği anlatan bir kitaptır; bu insan da o kitabı bütün incelikleriyle okuyup anlayabilecek bir muhataptır.

“Cemîl-i Zülcelâlin nihayet derecede güzel olan Esmâ-i Hüsnâsının güzellikleri ayrı ayrı olduğundan, mevcudatta bulunan hüsünler ayrı ayrı düşmüş” derken, Bediüzzaman, aynı zamanda bir kâinat tanımı yapmıştır. Aslında bundan daha özlü bir kâinat tanımı düşünmek de imkânsız gibidir. Çünkü varlık âlemi, bütünüyle, İlâhî isimlerin birer aynasından ibarettir; İlâhî isimler ise, “hüsnâ” sıfatında da vurgulandığı gibi, güzeldir, güzelliktir, bütün güzelliklerin kaynağıdır. Böylece, insan, kâinattaki güzellikleri birer birer ölçmekle, tanımakla, terennüm etmekle, aslında İlâhî isimlerin sınırsız güzelliklerinde bir keşfe çıkmış olmaktadır. Bu sonsuz ve doyumsuz keşif gezisinin eğer bir özetini yahut haritasını çıkarmak gerekirse, işte o Cevşenü’l-Kebîr olur.

Cevşen, binlerce yıllık bir kâinat yolculuğunda görebileceği ne varsa hepsini birden sunar insana. Ve gördüklerini nasıl yorumlayacağını, nasıl anlayacağını öğretir. Onu sürekli bir şekilde okumayı itiyat edinen insan, artık göklerin azametiyle gözyaşının narinliğini, dağların içinde saklananla gönüllerde gizleneni, danenin açılışıyla haşrin doğuşunu bir arada görecek ve tefekkür edecek hale gelir. O artık “Kâinattan Hâlıkını Soran Seyyah”ın tâ kendisidir; her kapıyı çalar, herşeyle ve herkesle konuşur; hepsinden Rabbinin güzelliklerini dinler. Elini açtığı anda artık o bir huzurdadır; aracı aramadan, sıra beklemeden, küçük büyük demeden, gizli ve açık bütün dileklerini bir bir sunar ona. Eğer istediği bir küçük lokma ise, O her canlıyı rızıklandırandır. Bir elemden kurtuluş ise, O bütün gamları kaldırandır. Çok küçükse, O herşeye nüfuz eden kudretin sahibidir. Çok büyükse, herşey Onun azameti karşısında boyun eğmiştir. Cennet ise, Onun ülkesidir. Sohbet ise, O en hayırlı yar, en güzel ülfet edilen dosttur. Kolaylıksa Ondan gelir; yardımı O gönderir; yağmuru O yağdırır; bebekleri O doyurur; yaşlılara O acır; O öldürür; O diriltir; O sever; O sevdirir. Cevşen’in tefekkürünü yakalayan bir insanın, kâinat yolculuğunda artık pek az şeye ihtiyacı var demektir.

Cevşenü’l-Kebîr, aynı zamanda, bir itikad rehberi olarak da benzeri olmayan bir eserdir. Klasik kitaplarımızın akaid bahislerinin bu konuda ne kadar yetersiz kaldıkları, ders verdikleri inancın bir türlü hayata geçirilemeyişinden bellidir. Zaten bu konudaki ihtiyaç uzun zamandır ilâhiyatçılarımızın birçoğu tarafından dile getirilmektedir. Gözlerden kaçan şey ise, Cevşen’in ve ondan süzülen eserlerin bu konudaki başarıları olmuştur. Oysa Cevşen’in içerdiği hakikatlerle imanını güçlendiren ve sürekli tazeleyen insanların, hattâ kitlelerin durumu, Allah’a iman hakikatinin nasıl bir muhtevâ ve denge içinde ders verilmesi gerektiğini bütün açıklığıyla göstermektedir.

Cevşen’in bu benzersiz etkisi, onun semavî kaynaklı oluşu kadar, içerdiği ifadelerin büyük ölçüde Kur’ân’dan alınmış olmasıyla da ilgilidir. Hattâ birçok tabir, aynen Kur’ân’dan alınmak suretiyle Cevşen’in cümlelerinde formülleştirilmiştir. Altmış altıncı ukdenin cümleleri, bu konuda güzel bir örnek teşkil eder. Bu ukdenin birinci cümlesi Kur’ân 8:7 ve 10:82’de, ikinci cümlesi 13:41’de, üçüncüsü 10:107’de, dördüncüsü 8:24’te, beşincisi 9:104 ve 42:25’te, altıncısı 20:109 ve 34:23’te, yedincisi 39:67’de, sekizincisi 16:125, 53:30 ve 68:70’te, dokuzuncusu 13:13’te, onuncusu da 7:57’de yer alan ifadelerdir. Doğrudan Kur’ân’da yer almayan ifadeler ise, diğer ifadelerin ayrıntılı birer açıklamasını teşkil etmektedir. Netice olarak bütün bu tanımlar, Kur’ân’ın tasvir ettiği bir ulûhiyet tarifini dile getirmekte ve varlık âleminin her tarafını kuşatan ve hayatın bütün alanlarına nüfuz eden bir inancı formülleştirmektedir.

Bütün üstünlüklerine rağmen, Cevşenü’l-Kebîr de maalesef birtakım tenkitlere uğramaktan hâli kalmamıştır. Ancak peşin olarak belirtelim ki, bu tenkitlerin en aşırısı bile Cevşen’in içeriğinde bir kusur bulamamaktadır. Tenkitçiler, daha ziyade, bu eserin, Hz. Peygamberden gelen bir rivayete dayandırılamayacağını ileri sürmektedirler ve itirazları, somut delillere değil, sadece kanaatlere dayanmaktadır.

Bu itirazlar, hemen hemen hiç değişmeyen bir şekilde, “Cevşen’in Şiî kaynaklarında yer aldığı” tesbitiyle başlar. Bu da bilimsel bir tenkitten ziyade, bir lekeleme yöntemini ele vermektedir. Çünkü böyle bir tesbitten “Cevşen’in sahih olmadığı” şeklindeki bir sonuca varmak için, herşeyden önce, temelde, “Şiî kaynaklarında yer alan herşey uydurmadır” şeklinde bir önermenin bulunması gerekir ki, böyle bir önermeye hak verecek bir akıl ve insaf sahibinin yeryüzünde mevcudiyetine ihtimal vermek pek güçtür. Bu itirazlar, Cevşen’in sıhhatine gölge düşürmekten ziyade, bir kısım Ehl-i Sünnet âlimlerimizin, Şiîler tarafından benimsenen herşeyi peşin olarak reddetme şeklindeki bir taklit geleneğinin ipuçlarını vermektedir.

“Cevşenü’l-Kebîr çok uzun bir münacattır; dolayısıyla bunun hafızalarda saklanarak rivayet edilmesi imkânsızdır” şeklindeki itirazlar da telâşla öne sürülmüş birer bahaneden öteye gitme şansına sahip değildir. Çünkü bu iddiayı kabullenmeden önce de, yukarıdakine benzer şekilde, iki önermeyi peşin olarak benimsemek gerekir: (1) “Hz. Peygamber zamanında hiçbir hadisin yazılmamış olması”; (2) “Cevşen’i ezberleyebilecek bir hafızaya malik hiç kimsenin bulunmaması.” Oysa tarih, her iki önermenin de yanlışlığını bize açık şekilde göstermektedir. Bir kısım hadislerin Hz. Peygamber zamanında kayda geçirildiğini, bazı Sahabîlere Hz. Peygamberin hadisleri yazma izni—hattâ emri—verdiğini biliyoruz. Bunun yanı sıra, Kur’ân’ın inişinden önce İlâhî kaderin yüzyıllarca Arap toplumunu (1) belâğat, (2) hafıza yönünden bu eseri karşılayabilecek hale getirinceye kadar terbiye ettiğini ve sonunda o devir Araplarının en küçük bir belâğat nüktesini bile ilk bakışta çözebilecek bir seviyeye erişirken, bir yandan da, uzun çöl yolculuklarında deve üstünde iken hafızalarından satranç oynayacak bir hafıza gücüne kavuştuklarını da biliyoruz. Neticede, başta hadis olmak üzere, o zamanın insanları tarafından şifahî olarak nesilden nesile nakledilen ve uzunluk itibarıyla Cevşen’den aşağıya kalmayan pek çok metinler bulunmaktadır. Kişilerin başkalarını, özellikle başka toplumları ve başka zamanları değerlendirirken, herkesi kendi kavrayış ve kendi yetenekleriyle sınırlı telâkki etmemelerinde yarar vardır!

Tenkitlerdeki bir başka âşikâr mantık hatâsı da Cevşen’in faziletine dair rivayetlerdeki abartıların ele alınışında görülmekte ve “Bu rivayetler aşırı derecede abartılı ve uydurmadır; dolayısıyla Cevşen de uydurmadır” şeklinde bir sonuca varılmaktadır. Oysa, Cevşen’in sıhhatinin, onun faziletine dair rivayetlerin sıhhatine bağlı olmayacağı, her aklıselim sahibinin hemen kabul edeceği bir gerçektir. Nitekim Kur’ân’ın ve sûrelerinin faziletlerine dair rivayetler arasında da tenkit almış, hattâ uydurma kabul edilmiş birçok söz vardır. Meselâ, “Münâfikun Sûresini okuyana münâfıklar sayısınca sevap verilir” şeklindeki rivayetin sahih olup olmaması, bu sûrenin veya Kur’ân’ın hakkaniyetinden neyi eksiltir?

Bütün bunların da ötesinde, Cevşenü’l-Kebîr gibi bir metnin uydurulmuş olması için herhangi bir neden de ortada yoktur. Uydurma rivayetlerin bir ortak özelliği varsa, o da, aşırı derecede övgü veya yergi içermeleridir: “Patlıcan her derde devâdır” veya “Sizin en şerlileriniz öğretmenlerinizdir” gibi. Ve tabii, bu aşırı övgü veya yerginin bir de gerekçesi vardır: Ortada ya nefretlerin yöneltileceği bir düşman bulunmalı, yahut satılması gereken bir mal veya rağbet edilecek bir kişi veya zümre olmalıdır. Bazan hadis uyduran kişi son derece saf bir niyetle, hayırlı işlere veya kişilere rağbet uyandırmak için, bunların faziletine dair birtakım abartılı iddiaları, hayır işliyorum zannıyla uydurabilir. Bu gibi teşebbüslerden de, olsa olsa, Cevşen’in faziletine dair birtakım rivayetler doğabilir. Yoksa, Cevşen muhtevâsındaki bir metni uydurmak için bir sebep veya sâik yoktur. Çünkü Cevşen baştan sona Allah’ın övgüsünden ibarettir; Allah’ı övmek için ise kimse hadis uydurmaz! Farz-ı muhal, eğer bir beşer, olağanüstü ilmi ve zekâsıyla Cevşen gibi bir metni tertip edecek olsa, böylesine mübarek bir metnin altına imzasını da atar ve kıyamete kadar onu okuyacaklardan dua bekler. Bunun yerine, kendi kaleminin mahsulüne bir hadis-i kudsî süsü vererek kendisine Cehennemde bir yer garantilemek ise, herhalde, Cevşen gibi bir metni üretebilecek bir akıl ve ferasetin eseri olmamalıdır!

Aslında, Cevşen’in, kendi faziletini ispat için kendisinden başka birşeye ihtiyacı da yoktur. İçerdiği hakikatleriyle ve muhteşem örgüsüyle, bu eser, en üst seviyede bir imanı bütün tatlılığıyla ders vermekte ve okuyanın zerrelerine kadar nakşetmektedir. Yine de, “Ağaç meyvesinden belli olur” diyenler, Cevşen’in verdiği meyvelere döndüklerinde, herşeyden önce, asırların beklediği ilm-i kelâm inkılâbını gerçekleştiren Bediüzzaman gibi bir İslâm dâhîsinin Risale-i Nur Külliyatını karşılarında bulacaklardır. Bizzat müellifi, bu eserlerin Kur’ân’dan ve Cevşen’den süzüldüğünü belirtmektedir.

Ve tabii, Risale-i Nur gibi bir esere kaynaklık etmiş bulunan bir metin, daha pek çok ilim ve irfan sahibini İlâhî marifet ve muhabbet nurlarıyla aydınlatmaya devam edecek; kıyamete kadar, daha nice değerli eserlerin doğuşu için ilham verecektir.

Ümit Şimşek

Şıracının Şahidi Bozacı

Evet, "cevşen" bahsinden rahatsız olan arkadaşların, "selam verip geçeriz" deseler de bir türlü diyalogcu sitelerden uzun uzun yazılar kopyalayıp yapıştırmaktan kendilerini alıkoyamadıklarını hayretle müşahade etmekteyim...

Önceki yazımızda, "diyalogcubaşı" nın Cevşen üzerine yazdığı yazı kopyalanmıştı. Bu yazıdaki büyük hatalar yazıldı çizildi...

İmam-ı Gazali Hazretleri'ne atılan iftira gözler önüne serildi......

Ve sorular sorduk?

Cevap istedik?

Ne oldu? Büyük bir hiç.............................!!!!!!!!!!!!!!!!!

Şimdi de kendilerinin dahi okuduğuna kendimi inandırmak için büyük çaba sarfettiğim yine aynı şeyler etrafında dolanan bu yazıyı göndermişler....

Peki yazıyı kim kaleme almış,başka bir diyalogcu!

Yani şıracının şahidi varmış! O da bozacı !!!!

Daha diyalogcubaşının iftirasına cevap verilmezken,ardarda böyle yazıların gönderilmesi, okuyucuya yapılmış bir haksızlıktır.

Böylelikle bizim sorularımız perdelenecek mi?

Çok satır işgal etmiş olan "doğru" mu olacak?

Bir yazı kirliliği mi amaçlanıyor?

Onu da bilemem.....

Ama buna rağmen, ben sorularımı sormaya devam edeceğim.

Bir yalanın tekrarlana tekrarlana "doğru" olmasını istemiyorum.

Hepsi o kadar....

Cevşen-i Kebîr

Cevşen-i Kebîr özellikle Şiî dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak, gerekse çeşitli duâ mecmuaları içinde birçok defa basılmış ve şerhleri yapılmıştır. Muhtevasının güzelliği, ifadelerinin akıcılığı ve okunduğunda elde edilebilecek dünyevî ve uhrevî iyi sonuçlara dair rivayetlerin çokluğu sebebiyle olacaktır ki Cevşen-i Kebîr Türkiye’de bazı Sünnî müslümanlar arasında da ilgiyle karşılanmıştır. Duâyı Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, tarikata dair birçok evrâd ve ezkârı derlediği Mecmûatü’l-Ahzâb adlı eserinde nakletmiş, daha sonra özellikle Risâle-i Nûr talebeleri tarafından müstakil olarak birçok defa basılmış ve Türkçe’ye de tercümeleri yapılmıştır.

Şiî kaynaklarında zikredilen metinle bu eserlerdeki metin arasında bazı bölümler ile isim ve sıfatların sıralanışında takdim ve tehirler, bazı kelime ve harflerde değişiklikler, özellikle bölümlerin başlangıç ve bitimlerinde tekrarlanan cümlelerde eksiklik veya fazlalıklar göze çarpmaktadır. Yine bu kitaplarda 100. bölümden sonra zikredilen ve "Allahümme rabbenâ" diye başlayan kısım da rivâyetin aslında mevcut değildir. Bu farklılıklar, Türkiye’de basılan kitapların duâyı Şiî kaynaklarından değil, Mecmûatü’l-Ahzâb’da rivâyetin aslına ve kaynağına işaret edilmeden nakledilen metinden almalarından kaynaklanmaktadır. Cevşen-i Kebîr’in Süleymaniye Kütüphanesi’nde müstensihi ve istinsah tarihi bilinmeyen bir nüshası mevcuttur(el-Cevşenü’l-Kebîr, Hacı Mahmud Efendi, nr.1986/4, vr.62a-77b).1

Dipnotlar:
1- T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993, Cevşen maddesi.

Kaynak: Prof. Dr. Davut Aydüz / Yeni Ümit - 51. Sayı

Bu meselenin ilmi bir

Bu meselenin ilmi bir değeri olduğunu düşünmüyorum.

Bediüzzaman Said Nursi (r.a.) gibi bir alimin okuduğu ve tavsiye ettiği bir duaya karşı;maksadını aşan ifadeleri üzüntü ile karşılamaktayım.
Allah(cc) insaf versin!!!
____________________________________________________________________________

Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat'iyetinde,gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecektir.

yönetimden...

sayın ZİYA YILMAZ sizlerde müşahede etmektesinizki ilmi olan hiçbir tartışma sitede kapatılmıyor..
ayrıca ilmi tartışmalar tartışma değil ilmin karşılıklı paylaşılıp dorunun meydana çıkmsıdır..
bu yazıda ve tüm ilmi yazılarda ve yorumlarda siztartışma deyin bizbuna karşılıklı müzakere diyoruz mollacami.com sitesi herzaman açık ve hizmetinizdedir.
sayın ziya yılmaz konuyu çok güzel bir şekilde toplamış ve nükte şeklinde ifade etmişsiniz bundan sonrası ise bu fiili işleyen kardeşlerimizin amellerine bağlıdır..

fırttıx kardeşim emeğine

fırttıx kardeşim emeğine sağlık .dosdoğru bilgileri bize bildirdiğin için.cevşen hatmi .:)) garip ama gvahim bir durum. Kur'an-ı kerim hatmi, yasin-i şerif,salavatı şerifler,tevhit hatmi biliyoruz. ama sadece bir dua olan bir şeyin hatmini hangi zihniyet yapıyor. doğru yolu bulup salih amelleri işlemeri dileğiyle.nice mübarek salavatı şerife varken.!!!

Tartışma Haline Dönüşür...

FIRTTIX arkadaşımın yazdıklarının gördüğüm ve anladığım kadarıyla tamamı ciddi ilmî eserlerden araştırılmış toplanmış tesbitlerden oluşmaktadır.

İtiraf edeyim ki Cevşen ül Kebir tabir edilen dua hakkında etraflı bir bilgim yoktu.
Ben de bu konuda benim kadar bilgisi olan herkes gibi Peygamber efendimiz' in bir savaş esnasında okuduğu bir dua olduğunu sadece duymuştum.

Ama bu tartışmayı okuyunca anladım ki durum oldukça vahim.
Şia dan tevatüren geldiği söyleniyor.
Sahih bir rivayete dayanmadığı hatta ehl-i sünnette bir rivayetin olmadığı söyleniyor.
İmam-ı Gazalî Hz. için şerh yazmıştır iddiası delillendirilemiyor.

Savunan arkadaşlarında bunu kabil bir durumu yok.
Her zaman yaptıklarını yapıyorlar ve Copy-Paste ile işi çözme yoluna gidiyorlar.
Meseleye açıklık getirici ne bir delil ne bir kaynak.

Başka yönlere çekerek cıngar çıkarmak ve konu kapattırmak.

Eğer bir kişi bunu sıradan bir temennî herhangi bir insanın yaptığı yazdığı bir dua diye okursa dua etmiş olur."ameller niyyetlere göredir. ne kendisine ne de başkasına bir vebal olmaz.

Ama kimilerinin kendi Mülahazalarına destek için Hz Peygambere İsnad edilmeye çalışılıyorsa -ki öyle görünüyor- ; bu durum "Men Ahdese Fî Emrina Fe Hüve RÂÂDDÜN" kapsamına girer. Ve bunu yapan da büyük vebaldedir.

FIRTTIX arkadaşıma emeği ve paylaşımından dolayı hakkında yanlış bilgilere sahip olduğum bu konuda beni aydınlattığı için gerçekten çok teşekkür ediyorum, Allah Razı olsun.

Site Yöneticisi arkadaşlardan da bu tür önemli mevzuları tartışma bahanesiyle kapatmak yerine meselenin açıklığa kavuşturulmasını, taraflardan net ve son noktayı koyucu tespitler ortaya konulmasını sağlamalarını bekliyorum.

Konu kapatmak çözüm değil. Olsaydı şimdiye kadar kapattığınız konularla bu meseleler açıklığa kavuşmuş olması lazım gelirdi.

Herkesin bu satırlarda "Çok güzel olmuş, Aman ne güzel yazmışsın, Paylaşımın için tşkr, Eline sağlık, Gözüne gözlük" türünde klasikler yazmasını beklemek pek doğru olmaz sanırım.

Ziya Yılmaz

evet arkadaşlar sitede

evet arkadaşlar sitede tartışamya mahal verecek yazıları yayından kaldrdığımız doğrudur lütfen karşılıklı atışmak yerine yazılarımızı yazalım burası kalp kırma yerideğildir kim olursa olsun karşılıklı tartışmaya giren yazılar dün olduğu gibi bugünde yayından kaldırılacaktır lütfen kalp kırmadan devam edelim aksi taktirde ya yazınız yayından kaldıracak yada yazılarınzda bu tür ifadeşler düzelticektir.
şahsi bir tartışma haline dönüşmesin lütfen...

ADIGÜZEL

Size karşı sadece selam! der geçerim.diyor da....

iyi ki selam verip gitmişsiniz......

Peki bu başlık altında dünya kadar diyalogcuların yazısını yazan kim?

cevşen'i savunmak bahanesiyle diyalogcu propagandası yapan kim?

hepsi "selam" için miydi?

baştan söyleseydiniz keşke........

Bu arada bir diyalogcu başı cevşen'i savunurken bir argüman kullanmış ve arkadaşımız

herzamanki gibi diyalogcu siteden aldığı yazıyı bu sayfaya kopyalamıştı.

Diyalogcubaşının iddiası şuydu:

"Hatta İmam Gazalî cevşen'e bir şerh yazmıştır."

Biz de şöyle demiştik:

İmâm-ı Gazâlî'ye “rahmetullahi teâlâ aleyh” yapılan
büyük iftira...

Böyle bir şerh yazılmamıştır.
"bir şerh yazmıştır" demekle
yazılmış olmuyor açıkcası.

Hangi eserinde?

Hangi bölümünde?

Bu şerhi içeren orjinal eser
hangi kütübhanenin hangi sayısında kayıtlı?

Ne yazık ki bunlara verecekleri bir cevapları yoktur bunların.....

çünkü;

İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi teâlâ aleyh” cevşene şerh yazmamıştır!

Buna bir cevap verilmedi....
Ama ardından diyalogcu sitelerden aynı şeyleri geveleyen yazılar kopyalanıp yapıştırılmaya devam edildi......

galiba "selam" deyip geçmek için.....

şimdi de yeni bir yazıya link vermiş....
tutup bu yazıdaki ciddi dini ve tarihi hataları yazacağım...
sonra sorularımı soracağım...

belki de o gidip başka diyalogcu siteden belki de hiç okumadan
yeni yazıları kopyalayıp duracak....

ama ben sorularıma delilleriyle cevap isteyeceğim...
ama o bunları duymazdan gelecek...
sonra site yöneticileri
böyle tartışma istemiyoruz diyecekler....
yazılarımı bir gece de kaldıracaklar....

sonra ne mi olacak.....

neyse..................

madem konumuz cevşen;
biz sorumuzu soralım:

"bir şerh yazmıştır" demekle
yazılmış olmuyor açıkcası.

Hangi eserinde?

Hangi bölümünde?"

"tahmin ettiğinizi" gururla söyleyebileceğiniz yazıları yazmaya devam edeceğim
inşallah.....

Tam tahmin ettiğim mihvalde

Tam tahmin ettiğim mihvalde cevap verilmiş. Aksine imkan yoktu zaten.

Efelenmiş gibi görünmemin sebebi bundan olsa gerek. Sizin dediğiniz gibi "hem başlığımız cevşen..." sizin farklı mevzuda işiniz nedir.

Bu yolda giderken cübbeme bir fırttık bulaşmış ne önemi var. Temizler yoluma devam ederim. Size karşı sadece selam! der geçerim.

Selametle kardeşim!

way size düşünesiz diye bir iki soru..

Biraz hızımı alamayacağım ama şu yazıda
http://www.mollacami.com/konu/abdulhamit-han-i-rahmetle-aniyoruz-11894.html en sonlarda yazdığım, Abdulhamis hanın tahtan indiren güruhun başında bulunan alim zatlardan biri dediğim zatı Risalelerde bi incelesseniz diyorum özellikle tarihçeyi hayat ta .... Ben bunu anlayamıyorum.

Zamanında İmamı Azam Efendimize, o günün halifesi zulüm ettiği vakit, İmamı Azam Efendimize talebeleri gelip Halifeye karşı ayaklanma teklif etmişlerdir. Ama İmamımız bunu asla kabul etmemiş ve bazı nakli kaynaklardan (burada uzatmak istemiyorum) bunun şer'an yanlış olacağını beyan ederek talebelerini sukünete davet etmiştir. Hal böyle iken benim tarihçeyi hayattta okuduğum ve malesef tarihi gerçek olan bazı hadiseleri Alim bir insan nasıl böyle bir hataya düşmüş????
Lütfen bu mevzuyu okuyup açıklarmısınız? Bence sanki bazı şeyler bize yutturuluyor...

Son söz : "Evliyaullah, mezarına sahip çıkar" Evliyaullah sözü...

"Abdulhamid hanı anlamak demek, herşeyi anlamak demektir." NFK

Bazıları anladı ama nolur bazılarıda anlasa bari....

Es selam-ı Aleykum Sn.

Es selam-ı Aleykum Sn. Kemali

Yukarda geçen risaleler ve tarihçe-i hayat kimin eseri ? Eger asrın müceddidi Bediüzzaman Said Nursi'den bahsediyorsanız. Lütfen Tarihçeyi Hayat'ta geçen yeri ve sayfa numarasını belirtiniz ki size yanıt vereyim. Mühim bir hatanızı size bildireyim. Eğer Ondan bahsetmiyordum diyorsanız şimdiden özür dilerim.

Aşagıdaki linkte konu ile alakalı geniş açıklama bulabilirsiniz.

gencadam.net/content/view/32/86/

Vesselam!

kraldan daha çok kralcılık!

Atalarımız güzel buyurmuş="yarası olan gocunur"diye.......

Bir "diyalogcu" sitedeki,bir "diyalogcu"'nun yazdıklarını bize "ilmi" şeyler diye sunmakla pek önemli bir "hizmet" yapmışsın...

"diyalogcu" yazar,birilerini paklamak için öyle potlar kırmış ki.....
bunları yazmaya kalksak yazdığı yazıdan uzun olur.....

"hey...sana da söylüyorum firttix" ifadeleriyle efelenmenin yeri de değil burası.....

hem başlığımız CEVŞEN SAHİH DEĞİL!......

Konumuz herhangi bir çapsızın cennet mekan Sultan Abdulhamid Han Hazretleri hakkında gevelediği üçbeş istibdat lafı üzerine değil....

Eğer isteniliyorsa başka bir başlık altında Sultan Abdulhamid Han Hazretleri ve ona istibdatçı diyen nasipsizler anlatılabilir pek tabii....

o "adam" tövbe dahi etmedi!

o "adam"bu çirkin hakaretleri için tövbe etmemiştir.
Hatta bu "adam"'ın fanatikleri onu bu yönüyle kahraman olarak görürler.
Hâlbuki Riza Tevfik Bölükbaşı,
Süleyman Nazif gibiler tövbe etmişler ve tövbelerini de dile getirmişlerdi.

Mesela Rİza Tevfik Sultan Abdülhamid han için diyor ki:

Tarihler adını andığı zaman,
Sana hak verecek hey Koca Sultan,
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına.

Süleyman Nazif de diyor ki:
Padişahım gelmemişken yâda biz
İşte geldik senden istimdâda biz
Öldürürler başlasak feryâda biz
Hasret olduk eski istibdâda biz

Sn Fırttık Kemali'ye

Sn Fırttık

Kemali'ye sorduklarım senin içinde geçerli. Ona göre cevabını bekle!

Vesselam!

ehli olana kücük bir malumat

ehli olana kücük bir malumatla cevsen konusunda farkli bir aci sunmakta fayda görüyoruz.

Bircok evrad vird ve zikirler günümüze kadar islam litaratüründe belirli bir manevi olgunluga gelmeden okunmasinasina izin verilmez hatta okutulmazdi. Ehli olmiyan bir kisinin böyle bir girisimi de o kisiye yarar degil zarar verdigi islam kaynaklarinda gecmektedir.

Cevsen icin icinde dualar var kurandan ayetler var diyenler herkese tavsiye edip herkesin okumasi icin tesvik etmektelerde o kisilerin hangi manevi olgunluga eristiklerini yahut bu tür dualari tavsiye edebilecek selahiyet ve yetkiye sahip olup olmadiklari gündeme bile gelmemektedir.

* * *

Duanin korsani olur mu diye soran olursa, gözünü kirpmadan cevseni gösterenler derlerki korsan kitaplarin icindede orjinal kitabta olanlar vardir lakin bu kitap illagal yollarla tezgaha gelmistir.. kaynagi mechuldür. Senin satin aldigin tezgahtar ne kadar iyi ve samimi insan olsada satin aldigin eserin korsanligini örtbas edemez. eserin icindeki yazilarda bunun korsanligini yalanlayamaz.. hani nerde bunun üzerinde orjinallik damgasi? hani nerede islam tarihinde bir eserin sahihlik ve nakil takip uslüne uyusu?

* * *

Niyetimiz kimseyi inciltmek yahut kirmak degildir. tartisma yapmak asla degildir. Hak karsisinda susmayi bilmek erdemliktir.

selam sevgi ve dua ile

hemre kardeşim yazının

hemre kardeşim yazının sonunda bu şekilde yazmışsın :

Cevşen’in uzunluğundan dolayı kelimesi kelimesine ezberlenip rivayetini uzak görenlerin gözden kaçırdıkları bir konu da; Cevşen’den çok daha uzun olan ve genellikle küçük yaşta Kur’an’ın ezberlenmesi meselesidir. Bu kadar uzun bir metni âdeta noktası ve virgülüne kadar, bir harekesini dahi yanlış okumadan -hatta kurrâ olanlarının kıraât farklılıklarına varıncaya kadar- ezberlemeleri ve genellikle unutmamaları; bir çok yeri itibariyle Kur’an metnine benzerlik arz eden ve Kur’an’dan âyetler olan Cevşen gibi uzunca bir duânın da rahatlıkla ve daha kolay bir şekilde ezberlenebileceğinin açık bir delilidir.

fakat bir hususu hatırlatmak isterim kıyasıyasınız kuran-ı kerim dir zaten kuranı kerimin ezberlenmesi zor değil ve ezberledikten sonra da uzun yıllar unutulmaması ilahi sırrından kaynaklanmaktadır.
zaten kuranı kerimden başka harfi harfine ezberlenen ve bu kadar çok okunan bir kitap da yoktur.
bu sebepler ile cevşen ile kuran-ı kerimi kıyas etmek mümkün olmasa gerek.

ADIGÜZEL

Cevşen'e Reddiye devamı

Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır; 'Emirden sana ait hiçbir şey yoktur."

Cevşen ile ilgili Bazı iddialara Cevaplar

a. Rivâyet yönüyle yapılan tenkit:
Bu konudaki tenkit: "Cevşen’in Sünnî kaynaklarda bulunmaması, Şiîler’ce muteber kabul edilen Kütüb-ü Erbaa’da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir"2 şeklindeki iddiadır.

Cevşen ile ilgili rivâyetlerin, hadîs usûlünde kabul edilen rivayet usulleri ve özellikle hadîsin kabulünü gerektiren mütevâtir, sahih, hasen kategorileri içerisinde olmaması, Cevşen’in sıhhatine gölge düşürmüştür. Üstelik bunun Musâ el-Kâzım - Ca’fer es-Sâdık - Muhammed el-Bâkır - Zeynelâbidîn - Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarîkıyle Hz. Peygamber’e isnâd edilmesi, yani hep Şiâ’nın sahip çıktığı şahsiyetler yoluyla intikali, Sünnî dünyanın bu rivayeti göz ardı etme neticesini vermiştir. Yalnız bu husus, sened tenkidi açısından yapılan bir değerlendirmedir. Bunun ise Cevşen’in mana ve muhtevasına menfî yönden bir tesirinin olması düşünülemez. Ayrıca, Hz. Ali veya ondan sonraki dönemler içinde çıkan Sünnî-Şiî ihtilâfı sadece Cevşen değil, sayılamayacak kadar çok sahih hadislerin gerek Sünnî, gerekse Şiî kaynaklarında yer almamasına neden olmuştur. Öyleyse bazılarının ortaya çıkıp "Cevşen’in Sünnî kaynaklarda bulunmayıp, sadece, Şiîler’ce muteber kabul edilen Kütüb-ü Erbaa’da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir"3 demelerinin aklî, mantıkî ve islâmî bir temeli olmasa gerektir. Bu konuda Sünnî ve Şiî dünyasının hadîs usûl kitapları, hadîsi kabul (ahz-ı hadîs) şartları açısından incelense ve elde edilen bilgiler ışığında hadîs kitapları mukâyese edilse, karşımızda Cevşen örneğinde olduğu gibi birçok sahih hadîsin çıkacağı muhakkaktır. Fakat ne yazık ki, Şünnî-Şiî ihtilâfı ve mezhep taassubu bu tür bilgilerin sadece Sünnî veya sadece Şiîler’in malı olmasını sağlamıştır.

Bu konuda son olarak şunu söyleyebiliriz; Gümüşhanevî hazretlerinin Mecmûatü’l-Ahzâb adlı eserinde Cevşen’i nakletmesi ve Bediüzzaman hazretlerinin de bu duâyı Mecmûatü’l-Ahzâb’ın içinden çıkartıp talebelerine vird ü zebân etmelerini emretmesi, bu zatların senet açısından yukarıda ifade edilen olumsuzluklara rağmen, bunu kabullendiklerini gösterir.4
Metin tenkidinde bulunanlara da kısaca şöyle diyebiliriz; acaba Cevşen’in metninde Kur’an’a zıt birşey var mıdır? Hayır, bilâkis, Bediüzzaman’ın ifadesiyle Cevşen’in Kur’an’a zıt olması bir yana, o bizzat Kur’an’dan alınmış bir duâdır. "Yani, bin bir esmâ-i ilâhiyeye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur’an’dan çıkan bir hârika münâcat olan ve marifetullahta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan...(bir duadır)."5

b. Fazîletiyle ilgili Uydurma Rivâyetler Yönünden Tenkit:
Şiî kaynaklarına dayalı olarak rivâyet edilen Cevşen’in faziletine dair bazı hadisler, ehl-i sünnet’in prensipleri doğrultusunda kabule şâyan değildir. Meselâ, "Cevşen’i okuyan dört semavî kitabı okumuş gibi olur", "Bunu okuyan asla Cehennem’e girmez" veya "Üzerinde Cevşen yazılı kefenle gömülen kişi kabir azabı görmez"... gibi. Yalnız bu ve benzeri rivayetlerin hepsinin Allah Rasûlü’ne isnad edilmemekte olduğunu da bilmekte fayda vardır. ihtimal bunları bu duâya kudsiyet kazandırma düşüncesiyle -ehl-i beyt imamları kanalıyla geldiği için- bazı ifratkâr kişiler uydurmuş olabilir. Fakat Cevşen’in fazîletine ait aşırı dozda kabul edilebilecek bu şeyler Cevşen’in aslına, mahiyet ve muhtevasına yani onun hâlis duâ olma özelliğine halel verecek değildir. Bir diğer ifadeyle fazileti hakkında söylenen bu sözler dolayısıyla "Cevşen uydurmadır" demenin hiçbir mantıkî ve islâmî dayanağı yoktur.6

c. Bu Kadar Uzun Bir Duânın Ezberlenerek Rivâyet Edilmesi Mümkün Değildir iddiası:
Bu husustaki tenkit ise: "Hz. Peygamber (s.a.s.)’e nisbet edilmiş bir hadîs olarak rivayet edilen yaklaşık on beş sayfalık metnin sahih olması mümkün görünmemektedir. Zira bu metin, bilinen bir olayı, bir kıssayı veya tarihî bir vakayı anlatan, hafızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak her kelime ve cümlesinin büyük bir titizlikle zaptedilip tekrarlanması, Hz. Peygamber’den alınıp rivayet edilmesi imkânsız denecek kadar güçtür"7 şeklindeki iddiadır.

Bu konu ile alâkalı uzun açıklamalarda bulunulabilir. Ezcümle: Hadîs rivayetinde kabullenilen prensipler açısından, sahabe-i kirâm’ın öncelikle hassasiyeti, öte yandan hepsinin birer hafıza dahisi olduğu, şifahî kültür diye adlandırabileceğimiz bir şekilde, metinlerin aynıyla nesilden nesile intikali -ki bunların hepsi en ince ayrıntılarına kadar hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış ve anlatılmıştır- açısından Cevşen ilmî bir incelemeye tabi tutulabilir. Buna göre Cevşen’in metin yönüyle sahih olamayacağına gerekçe olarak getirilen bu sözlerin, islâmî bir temeli yoktur. Bu konuda vak’alar kendi dilleriyle bu gerekçeyi yalanlamaktadır. Zira hadis kitaplarında, kelimesi kelimesine aynı çıkan nice farklı ravilerin rivayet ettikleri hadisler vardır. Bunlardan hareketle Cevşen’i de içine alacak şekilde bir genelleme yapmak elbette doğru olmaz. Fakat bu durum meseleye en azından ihtiyatlı bir şekilde yaklaşmamızı icab ettirir. Ezbere yapılacak olan bu tür indî ve şahsî yorumlar, tahminler, kanaatler ilmî usûl ve adaba yaraşmayan şeylerdir.8

Ayrıca, hadisleri bize rivayet eden devâsâ kametler, aynı zamanda maneviyat âlemlerinin sultanları -derece farkı mahfuz- hükmündedirler. islâm’ın derunî hayat adına getirdiği prensipleri, hiç ödün vermeden tatbîk eden bu insanların "geceleri gündüz" kadar aydındır. Bizim idrak ufkumuzun çok ötesinde bu büyük insanlar, Allah Resûlü ile manevî bağlarını daima muhafaza etmişlerdir. Değil rüyada, yakazaten Nebiler Sultanı ile defaatla görüştüklerini, sıhhati üzerinde şüphe edilen bir hadîsi Efendimiz’e arz edip, cevap aldıklarını bizatihi kendileri bizlere ifade etmişlerdir. Yalnız hemen belirtelim, bu tür bilgiler, islâm’ın genel geçer kaidelerine göre objektif değil, sübjektiftir. Yani bunların inanç ve amel platformunda bağlayıcılıkları bahis mevzuu değildir. inanan inanır, gereğine göre amel eder; inanmayan da günaha girmez ama büyük bir hayır kapısını kendi elleriyle kendi hakkında kapatmış olur.9

Cevşen’in uzunluğundan dolayı kelimesi kelimesine ezberlenip rivayetini uzak görenlerin gözden kaçırdıkları bir konu da; Cevşen’den çok daha uzun olan ve genellikle küçük yaşta Kur’an’ın ezberlenmesi meselesidir. Bu kadar uzun bir metni âdeta noktası ve virgülüne kadar, bir harekesini dahi yanlış okumadan -hatta kurrâ olanlarının kıraât farklılıklarına varıncaya kadar- ezberlemeleri ve genellikle unutmamaları; bir çok yeri itibariyle Kur’an metnine benzerlik arz eden ve Kur’an’dan âyetler olan Cevşen gibi uzunca bir duânın da rahatlıkla ve daha kolay bir şekilde ezberlenebileceğinin açık bir delilidir.

Dipnotlar:
2- İslâm Ansk, Cevşen md.
3- İslâm Ansk, Cevşen md.
4- Ahmet Kurucan, Duâ İkliminde CEVŞEN, Zaman Gazetesi, 2 Ağ. 1996.
5- Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1996, I,872 (3.Şua, son paragraf); I,973 (11.Şua, Onuncu Mesele); I,1128 (15.Şua, Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci küllî şehadetler);
6- Ahmet Kurucan, agm.
7- T.D.V. İslâm Ansk, Cevşen md.
8- Ahmet Kurucan, agm.
9- Ahmet Kurucan, agm.

Kaynak: Prof. Dr. Davut Aydüz / Yeni Ümit - 51. Sayı

Cevşen'e Reddiye

Essleamu Aleykum... Değerli Kardesim Yazında

"başta kendim olmak üzere çok çok daha fazla okunması gerektiğine inanıyorum." ve

"Şayet burada herhangi bir muhalif bilgi yoksa rahatlıkla okunabilir." Şeklinde belirtmişsin.

Öncelikle Sunu biliyoruz ki İslamın, Kitap ve Sünnetle belirlediği İbadetler bütün müslümanlarca kesin ve acık sekilde
bilinmekte ve Rasulullah (s.a.v.)'in bizzat uyguldığı biçimlerde bu ibadetler bütün dunya muslumanları tarafından yaklasık
1400 yılı askın bır suredır Uygulanmaktadır. Rasullullahın (s.a.v) Uyguladıgı bu İbadetler Kur'an ve sünnette Sahih
Delilleriyle subut bulmustur. Rasulullah (s.a.v.) Bu İbadetleri Kendi Heva ve hevesinde göre degil Kendisine Vahyolunana
tabi olmus Ne bir adım One gecmis Nede geri kalmıstır.

Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır; 'Emirden sana ait hiçbir şey yoktur."

cenab-ı hak bir kitap

cenab-ı hak bir kitap göndermiş ve peygamber efedimiz sadece kuranı okutup eğretmiştir.

Din ararsanız size islam yeter, kitap arariseniz size kuran-ı kerim yeter.

ayrıca K.kerim haricinde hiçbir kitabı okumak sevap değildir ve hiçbir kitabın hatimi olmaz sizler cevşeninde bir hatimi olduğunu duyduğumdaki hayretimi bir bilseniz.

arkadaşlar duaya lafımız yok fakat cevşen K.kerimlemi yarışıyor allah korusun yaa tamam dua kitabi okunur fakat bence hiçbir kitap K.kerimden daha fazla olamaz yoksa K.kerimbizlerden yarın ahirette şikayetçi olur.bu kitap hangisi olursa olsun ne kitabı olursa olsun.

tekrar yazıyorum maksadımız
kimseye çamur atmak leke kılmak değil
kimsenin duasına karrışmak değil o allah ile kul arasında olan bir şey.

biz yalnışları dile getiriyoruz eğer bizler yannış biliyorsak lütfen düzelin bizleri..

ADIGÜZEL

DUA...

''Dua müminin silahıdır''hadisi şerifini hatırlatarak bunca polemiğe girilmenin anlamsız olduğunu düşünerek,zaman birlik zamanı ,müslümanın uyanış zamanı olduğunuda hatırlataraktan bu tip provokasyonlara meyil vermeyin kardeşler...Din mantık dini ise cevşenin cüzi akla aykırı bir muhteva içermediği gayet ayan...Halis niyetler ve güzel dualarla...

zaman birlik zamanı!

Demişsiniz ki:
zaman birlik zamanı ,müslümanın uyanış zamanı

Değerli kardeşim ne güzel ifade etmişsiniz...
Evet,zaman birlik zamanı müslümanın uyanma vakti.
Çünkü bu gaflet yüzünden pekçok değerini kaybetti...

Peki kim bozuyor bu birliği?
Ehl-i Sünnet alimleri bildirmediği halde,Kutub-u Sitte'de onca sahih dua
duruken "Cevşen"'i dayatanlar mı?

Yoksa Peygamber Efendimiz'i “sallallahü aleyhi ve sellem”,Eshab-ı Kiram'ı,
Tabiin'i,Tebe-i tabiin'i..........kendilerine rehber edinmiş Ehl-i Sünnet alimlerinin
takipçileri mi?

Selçuklu...Osmanlı...İşte bu temiz ecdat,Ehl-i Sünnet Alimlerini
kendilerine baştacı ederek yükseldiler....
Onlar "cevşen" okumadı!

Evet,müslümanın uyanma vaktidir!
O halde UYAN MÜSLÜMAN!
Dinde reformcuların,mezhepsizlerin,din yobazlarının,fen yobazlarının senin
kanına girerek akıttıkları zehirden kurtulmak istiyorsan;
bir buçuk asırdır en saf haliyle sana ulaşan Ehl-i Sünnet itikadına yapış.

Süslü sözlerle,ağlayan gözlerle imanını çalmaya yeltenenleri reddet!
O zaman göreceksin ki:"Tüm müslümanlar BİR!"

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İnsanların en hayırlısı asrımdaki müslümanlar [Eshab-ı kiram]dır. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler [Tabiin] dir. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler [Tebe-i tabiin] dir. Artık bunlardan sonra yalan yayılır. Bunların [Eshabımın yolunda olmayanların] sözlerine ve işlerine inanmayınız!)
[Buhari]

(Bid'atler yayıldığı, sonra gelenler, öncekilere lanet ettiği zaman, doğruyu bilenler herkese bildirsin! Doğruyu bilip de gücü yettiği halde, doğruyu bildirmeyen kimse, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselama indirdiği Kur'an-ı kerimi gizlemiş olur.) [İbni Asakir]

Değerli kardeşim,eğer ana yazıyı dikkatlice okursanız cevşen'in içeriğinden çok onunla
ilgili sahte rivayetler üzerinde durulmuştur.

Ehl-i Sünnet itakında olan biri bilir ve inanır ki:
Herhangi bir savaşta Cebrail aleyselam Peygamber Efendimize "cevşen" adlı bir dua
GE-TİR-ME-MİŞ-TİR!
Bu duanın herhangi bir duaya herhangi bir üstünlüğü YOK-TUR!

***********************************************
*****************
******
***
*
Demişsiniz ki:
.....Din mantık dini ise...

İslamiyet nakil dinidir ve selim akla uygundur. Dinde aklın önemi büyüktür. Ancak yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip yanılan kimseye felsefeci denir. Aklın erdiği şeylerde ona güvenen, aklın ermediği yanıldığı yerlerde, İslam ışığı altında akla doğruyu gösteren büyük zatlara, İslam âlimi denir. Akıl göz gibidir. İslamiyet de ışık gibidir. Göz karanlıkta cisimleri göremez. Görmesi için ışık gerekir.
Bunun için Hz. Ali, (Din, akıl ve görüş ile olsaydı, mestin üstünü değil de altını meshetmek gerekirdi) buyurmuştur.

***********************************************
*****************
******
***
*
Demişsiniz ki:
....Halis niyetler ve güzel dualarla...

Böyle konularda iyi niyet yeterli değildir.Bilmemek özür değildir.

Hadis-i şerifde buyuruldu ki:
"Cehennem iyi niyetlilerle doludur."

SA

SÜRÇİ LİSAN ETTİYSEM AFFOLA

(BU ARADA YAZILARIMDAN BİRİ OLAN KALBİN MÜHÜRLENMESİ Nİ OKUYUN.
ALLAH U TEALA BİZLERİN KALPLERİNİ İMANLA MÜHÜRLESİN:))

SA

Pardon ama DİNLER ARASI DİYALOG nedemek bu sorunun cevabını alabilrmiyim. Ya da kalsın ben siz cevşen savunucuların vereceği cevabı gayet iyi biliyorum. Yazık ki böle bir mesele günümüzde gündemden düşmemekte. Ne vasat ki Allahın (CC) tek dinin İSLAM olduğunu söylediğini bildikleri halde bazı Müslümanlara karşı örğütlenmiş gruplar insanları kandırabiliyor. Ve bazılarımızda bu söylenenlere inanabiliyor. HZ MUHAMMET (SAV) dünyaya teşrif ettiğinde ve İslam dinini getirdiğinde ve Kuranı Kerimin bizlere kitap olrak indiğini söylediğinde diğer bütün kutsal kitapların ve bazı uydurma dinlerin hükmü kalkmıştır. Biz diğer kutsal kitaplarada diğer bütün peygamberelrede inanıyoruz. Ama "La İlahe İllallah Muhammeder Resullullah" dan Muhammeder resullullah kısmını çıkartırsak aslında heğimizin inandığı şeye gelmiş oluruz diye söyleyen ve müslümanım diyen F.Gülen beyefendiye haddini bilmesini söylemek gerekir. Okim oluyorki bu tevhidi bölme cüretinde bulunuyor ve Cevşen ne oluyorki Kurandan üstün tutuluyor. Burada yanlışları söylemek Nurculara karşı gelen birşeyse kusura bakmayın arkadaşlar. Yanlış birşey yapılıyorsa bu her yerde dile getirilmelidir. SAYGILARIMLA. (DİNLER ARASI DİYALOG KİTABINI LÜTFEN HERKEZ OKUSUN)

Merhabalar, Sayın Cevşen

Merhabalar,
Sayın Cevşen Münekkidleri,
Cevşenin rivayeti hususundaki endişelerinizi saygıyla karşılıyorum. Şia kaynaklı olan bu eserin evvela başta kendim olmak üzere çok çok daha fazla okunması gerektiğine inanıyorum. Benim yaklaşım tarzım şu: Dua içerisinde geçen ifadeler/bilgiler bizim ( Ehli Sünnetin ) sahih olarak kabul ettiği kaynaklarla çelişip çelişmediği... Şayet burada herhangi bir muhalif bilgi yoksa rahatlıkla okunabilir. Yani bu durum kişinin imanı seviyesi açısından bir sakınca doğurmaz. Aksine Allah'ın yüce sıfatlarını bir arada toplamış bunun gibi bir duayı tekrarlamak bence kulun terakkiyatı açısından artısı bile vardır. Deniyor ki Peygamberimizden ravi başka dualar da var. Hiç bir kimsenin o duaları yapıp bu duaları yapılmaması gerektiği hususunda bir lakırdı sarf etmemiştir.
Arkadaşlar; lütfen şu zor zamanlarda bizlerin mümkün olduğunca daha fazla münacaat etmemiz gerekirken şu dualar sahih, şunlar sahih değil diye ayırımcılığı biraz daha körüklemek...Gene tekrar ediyorum... yapılan amel sahih rivayete muhalif mi değil mi. Değilse lütfen. cevşen okuyupta dua etme alışkanlığı olanların aklına şüphe sokmayalım.
Selametle.....

bu konuda donanımlı ve

bu konuda donanımlı ve araştırıcı davranmış pek çok arkadaş varmış.keşke benim de edebilecek bir iki çift lafım olsaydı.lakin yok..çok çalışmam lazım çoooook...

asıl alçaklık kendi düşüncesini "din" diye yaymaktır!

Malum "diyalogcu yazının" değerlendirilmesinin devamıdır:

3- "Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması,
Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur.
Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz husûsiyet arzetmektedir.
Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok,
biz burada kendi mülâhazalarımızı aktarmak istiyoruz."

denilmiş yazıda.

Ehl-i Sünnet alimlerinden hiçbirisi hiçbir meseleye
kendi şahsi duygularını,düşüncelerini karıştırmamıştır.

Yani cevşene soğuk davranma veya sıcak davranma
gibi bir konu olmamıştır.

Ehl-i Sünnet Alimleri, Cevşen ile ilgili
iddia edilen hadis-i şeriflerin uydurma
olduğunu ve hiçbir sahih kaynakta geçmediğini
sözbirliği ile bildirmişlerdir.

Tekrarlıyorum bu konu ilmi bir konudur,burada
"soğuk davranma" gibi duygusal bir reaksiyon sözkonusu değil.

"Malum yazar",
ehl-i sünnet alimleri için "cevşen'e soğuk davranmışlar"
diyerek bu büyük alimleri
zan altında bırakmaya çalışmıştır.

****

Sonra ağzından baklayı çıkarmıştır:

"başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok,
biz burada kendi mülâhazalarımızı
( kendi düşünce ve görüşlerimizi -tdk sözlüğü-)
aktarmak istiyoruz"

Yani Ehl-i Sünnet alimlerinin konu ile ilgili
bildirdiklerini nakletmek istemiyor.

Onları beğenmiyor.

Kendisini Ehl-i Sünnet alimlerine karşı
bir "görüş" bildirecek yücelikte(!) görüyor.
Kendi görüş ve düşüncesini
"din" diye anlatıyor.

Halbuki Ehl-i Sünnet Alimlerinin
bildirdiklerini nakletmek
bir alçaklık değil,
aksine
büyük bir şerefdir.


Asıl alçaklık kendi görüş ve düşüncesine göre
dini yorumlamaya çalışmak ve
dini değerler üzerinde
oyunlar (dinlerarası diyalog gibi)
oynamaktır.

merhaba

sizinle aynı görüşteyim tamamen katılıyorum .hem ehli sünnetim diyeceksin hemde ehli sünnet alimlerinin birinin kitabında bile olmayan bir şeyi kabul edeceksin bune çelişki

Cevşen kaynaksız mesnetsiz bir Şii duasıdır....

Beni kategorize etme çabalarınıza saygı duyuyorum.

Fakat ,
dediğiniz gibi bir adamın kitabını okumadım.
Eğer dediğiniz şekilde kişisel hakaretlere
başvurmuşsa yaptığı yanlıştır.

Eğer dikkat ederseniz sevgili kardeşlerim;
Ben İslam Alimleri'nin kitablarına dayanarak

"Cevşen kaynaksız mesnetsiz bir Şii duasıdır."
sözünü aktarıyorum.

Kaynakları,vesikaları tek tek sıralıyorum.

Dini mevzular üzerinde konuşurken dikkatli olmaya,
kişisel yorumlarımı karıştırmamaya çalışıyorum.

********************************************************************************
"diyalogcu bir site"den alınan malum yazı
Ehl-i Sünnet İtikadına göre pekçok hatalar barındırıyor,
dedim.

Hatta bu yazının içeriğinde
"İmam Gazalî
ona (yani cevşen'e) bir şerh yazmıştır."
iftirası da mevcut,diye yazdım.
(çünkü böyle bir şerh yazılmamıştır.)

Bir arkadaş bu diyalogcu yazı için;

"Ne kadar doğru, nezih ve yerinde cevaplar vermiş.
Tereddüde hiç mahal bırakmamış.
Her yönden gelecek itirazların önünü kapamış."
diye yazmış.

Fakat itirazların hiçbirine kaynak göstererek
cevap verememiş.
"doğru" "nezih" "yerinde" demekle
yazı "doğru" olmuyor ki!

Lütfen eğer bir itirazınız varsa;
"kaynakları" ile bildirin.
ve lütfen bu kaynaklar;
Ehl-i Sünnet Alimleri'nin muteber eserlerinden
olsun.
Böyle olursa o zaman gerçekten faydalı bir iş yaparsınız.
Sizlere -samimiyetle söylüyorum- duacı olurum.

*******************************************************************************

nasıl bi güven bu kardeşim

Ben cevheni savunmuyorum da yermiyorumda...İnandığı gibi yaşamaya çalışan biriyim ve bunun çabasını sarfediyorum.Bi şeyhim,üstadım yok ama olsun istiyorum.Birinin yolundan gitmek istiyorum.Çünkü cemaat veya tarikat bunlar olmayınca olmuyor tek başına.Ama sizler böyle konuşursanız biz nereye nasıl bağlanırız.Her cemaat hakikat benim diyor ve o cemaatte olan insanlarda hakikat bizim yolumuz diyo...Bu işlere yeni başlayan seçim yapmak isteyen birinin hakkına giriyorsunuz.
Ben cevheni okudum...Haşa içinde ne küfür var ne başka birşey.Bırak okusun insanlar,sonuçta Allah'a zikretmek değilmi...Hadi senin ilmin var biliyorsun yada sizler bildiğnizi zannedip tartışıyorsunuz...ama bu yola gönül veren bir cevşen okuyarak gününü geçiren insanlar var...hiçbirşey yapmamasından daha iyi değil mi...
Zaten şu zamanda olan cemaat başlarında ki insanlar doğru yapsada sürüsü öyle saptırıyor ki...nefsini öyle ön plana geçiriyor ki..insanın ne bi yola giresi kalıyor ne de bi davayı savunası..biz cahiller de namaz kılıp oruç tutuyoruz sonra amenna...
ALLAH HEPİNİZDEN RAZI OLSUN...

fıtız sende yazılarınahep bakıyorum nur cemaati düşmanlı

artık kabuğundan çık bence hayata bak herkesa saygılı ol hep yazı kıstaslarına baktım f gülen aleyhtarı bir yazılar yazıyorsun buna anlam veremiyorum.önce herkes karşısındakine saygı duyması gereklidir.zaten nurculara narcılar diye saçma sapan dergiler bastıran s...cılara dilenci diye saçma sapamn aslı astarı olamyan dergiler bastıran fethullah gülene diyaloğ safsatası ayetleri değiştirmiş diye dergiler bastıran ömer isminde biri zaten bu işleri yapıyor herhalde bu lkitapları sen çok okuyorsun galiba bence ben bu kananate vardım yazılarını inceledim. genede böyle bir şey yoksa özür dilerim imaj böyle çizilmiş.
çevşen bir iltica ve dıadır ister sen inanırsın ister inanamazsın bu böyledir.koyuna yazıpıp asılmasına asla ben karşıyım ancak bunu öğrenip dua niyertiyle bir mahzur yoktur sahih değildir kelimesi yanlıştır her allah yapılan iltica ve dıualar niyet kapsamında sahihdir.önce inanamak gerekir faydasına yoksa bir yazıdan ibaretr olur

...... En Tatlı şerbetler hastaya acı gelir.

Evet yukarıdaki yazı bir diyolog tutkununun sitesinden alınmış.

Ne kadar doğru, nezih ve yerinde cevaplar vermiş.
Tereddüde hiç mahal bırakmamış. Her yönden gelecek itirazların önünü kapamış.

İnsan sadece yalan, iftira veya zehirli vs. diyerek bu açıklamalardan nasibini alamaz.

"Ağız tadının kaçması hastalığı bildirir. En Tatlı şerbetler hastaya acı gelir"

Hürmetler

deveye boynun eğri demişler nerem doğru ki demiş!

Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlık
başlığı altında görülen yukarıdaki yazı
bir diyalogcu'nun sitesinden
alınarak buraya yapıştırılmıştır.

İçerik olarak ciddi hataları olan bu yazıyı
burada görmek beni üzdü.

Süslü cümlelerin arasına sinsice yerleştirilmiş
zehirler barındıran bir yazı....

Temel ilmihal bilgilerinden yoksunluğun
( ya da yoksunmuş gibi davranmanın) dışa
vurumu......

şimdi bu yazıyı Ehl-i Sünnet alimlerinin kitablarının
ışığında madde madde değerlendirelim:

Öncelikle cevaplanması gereken bir iftira:

1-Hatta İmam Gazalî
ona (yani cevşen'e) bir şerh yazmıştır.

İmâm-ı Gazâlî'ye “rahmetullahi teâlâ aleyh” yapılan
büyük iftira...

Böyle bir şerh yazılmamıştır.
"bir şerh yazmıştır" demekle
yazılmış olmuyor açıkcası.

Hangi eserinde?

Hangi bölümünde?

Bu şerhi içeren orjinal eser
hangi kütübhanenin hangi sayısında kayıtlı?

Ne yazık ki bunlara verecekleri bir cevapları yoktur bunların.....

çünkü;

İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi teâlâ aleyh” cevşene şerh yazmamıştır!

*****************************************************************************
2-Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler.
........................ (ancak bunun ) Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur.
denilmiş yazıda.

Yani sünni kaynaklarda olmadığı "onlarca" da malum.
Ama onlar için kaynak o kadar da önemli değilmiş.

Yani kaynağın bir yahudi tarafından kurulmuş,
Eshab-ı Kiram'a“radıyallahü anhüm” hakaretler eden ,
itikad olarak pekçok sapkınlığı olan,
şia olması onlar için "menfi" değilmiş....

Artık ne denir?

------------------------------------------------------------------------------------------------------

bu yazı ile ilgili değerlendirmeler devam edecek

Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlık(2-

4) Bazen hadis kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah’ın Efendimiz’den keşfen hadis alması hiç de az vaki olmuş hâdiseler-den değildir. İmam Rabbanî der ki: “Ben, İbni Mesud’dan, Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan olmadığına dair rivayetini görünce, bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’ân’dan olduğuna dair ihtar aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım.” Bazılarının bizim Kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur’ân’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbanî’den bir misal.. diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şafiî’yi taklid ediyordum. Ancak bana İmam Ebu Hanife’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsas edildi. Ben de Ebu Hanife’ye iktida ettim...”

Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen bir şeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu kategoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar “keşfen aldık” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadis kriterleri içinde tahlil etmek imkânsızdır. Onun için de hadisçiler bu türlü ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı mânâsına da gelmez.

Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen mânâsı itibariyle Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.

Bu hususlara şunu da ilave etmek faydalı olur kanaatindeyim. İmam Gazalî gibi bir allame, Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi bir sahibkırân, Cevşen’i kabullenip onu vird edinmişlerdir. Hatta İmam Gazalî ona bir şerh yazmıştır. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhan olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.

Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlık-1

Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz husûsiyet arzetmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazalarımızı aktarmak istiyoruz:

1) Cevşen halisane yapılmış bir duâdır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü duâ takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izafe edilirse edilsin, özdeki bu husûsiyete tesir etmemeli. Burada, “bir sözün Efendimiz’e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur” demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen’in asgarî vasfı onun bir duâ olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Halbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine âit şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.

2) Efendimize ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüçhaniyet ve üstünlüğü vardır. O’na ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edâya sahiptir. Bu sebeple de duâda O’na ait malzemeleri kullanmak hem önemli hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de bu bir tercih mes’elesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duâları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duânın aslına tesir etmez; zira Cenab-ı Hakk bütün dilleri bilir ve duâya icabette sadece duânın samimî ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O’nun kudretini ele veren âyetlerden değil mi?

3) Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka bir şey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki; aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kafî’inde yer almaktadır. Ne var ki Ehl-i Sünnet alimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buharî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kafî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, senet yönüyle bir talihsizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir talihsizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücud bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.

Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktı

Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz husûsiyet arzetmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazalarımızı aktarmak istiyoruz:

1) Cevşen halisane yapılmış bir duâdır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü duâ takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izafe edilirse edilsin, özdeki bu husûsiyete tesir etmemeli. Burada, “bir sözün Efendimiz’e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur” demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen’in asgarî vasfı onun bir duâ olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Halbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine âit şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.

2) Efendimize ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüçhaniyet ve üstünlüğü vardır. O’na ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edâya sahiptir. Bu sebeple de duâda O’na ait malzemeleri kullanmak hem önemli hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de bu bir tercih mes’elesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duâları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duânın aslına tesir etmez; zira Cenab-ı Hakk bütün dilleri bilir ve duâya icabette sadece duânın samimî ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O’nun kudretini ele veren âyetlerden değil mi?

3) Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka bir şey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki; aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kafî’inde yer almaktadır. Ne var ki Ehl-i Sünnet alimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buharî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kafî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, senet yönüyle bir talihsizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir talihsizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücud bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.

Essleamu Aleykum... Değerli

Essleamu Aleykum...

Öncelikle Sunu biliyoruz ki İslamın, Kitap ve Sünnetle belirlediği İbadetler bütün müslümanlarca kesin ve acık sekilde bilinmekte ve Rasulullah (s.a.v.)'in bizzat uyguldığı biçimlerde bu ibadetler bütün dunya muslumanları tarafından yaklasık 1400 yılı askın bır suredır Uygulanmaktadır. Rasullullahın (s.a.v) Uyguladıgı bu İbadetler Kur'an ve sünnette Sahih Delilleriyle subut bulmustur. Rasulullah (s.a.v.) Bu İbadetleri Kendi Heva ve hevesinde göre degil Kendisine Vahyolunana tabi olmus Ne bir adım One gecmis Nede geri kalmıstır.

Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır; 'Emirden sana ait hiçbir şey yoktur."

cevşen'i kullamak isteyenler.....

Zaman zaman basında okuyoruz
Vatikan temsilcisi George Maroviç “cevşen” dağıtıyor.
Cevşen aşığıyım diye ifadeler kullanıyor…
Ne yapmak istediği ve amacı yoruma açık …

**************************************************************************

Bir dergi şöyle başlık atmış:
Vatikan rahibi son peygamber dediği Hz. Muhammed'e övgü yağdırdı.

Vatikan rahibi Maroviç,
haberin başlığında olduğu gibi hiç de övgüler yağdırmamış,
Över gibi yapmış, bilakis bir takım yalan isnatlarda bulunmuştur..
Bu röportajı yapanlar ya hiçbir şey bilmiyor
ya da kasıtlı olarak,
Rahibe alet oluyorlar!...

Maroviç, “insanlara bir takım iyilikler getirmiş,
oradaki insanlar için Allah'ın peygamberi olmuştur”! Diyor.
Peygamberimiz sadece oradaki insanların değil
tüm insanlığa gelmiş bir peygamberdir.

“O’nun peygamberliğini İncil bilemezdi,
çünkü O’ndan çok önce yazılmıştı,” diyor…

Elbette insanların uydurup yazdığı İncil bilemez
ama Allah- u Teala nın İsa as a vahiy ettiği orijinal İncilde de Tevrat ta da
Rasulullah ı müjdelemişti.

Söz konusu dergi ve internet siteleri,
Bu bilgiler Kur-an’ı Kerimde çok net ayeti kerimelerle belirtilmişken,
nasıl oluyor da Maroviç in dini çarpıtmaya yönelik, yalan yanlış ifadelerini,
doğru iyi güzel bir yaklaşım olarak algılayarak,
böyle yansıtmaya çalışıyor…

Sure-i Enam-20 ayet-i kerimesinde:
“Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nu Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Selem i
kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.
Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmazlar.”

Arkasından 21. ayet-i kerimede de:
“Allaha karşı yalan uydurandan veya O’nun ayetlerini
yalanlayandan daha zalim kimdir?
Şu muhakkak ki o zalimler felah bulmayacaktır.”
Buyurulmuştur.

Yine aynı zihniyet,
İbrahim aleyselam için de yalan isnadlar da bulunarak,
Urfa da “İbrahimi dinler “adı altında toplantılar yapmışlardı.
Oysa Kur-an’ı Kerim e iman eden bir Müslüman ın böyle bir ifadeyi
kullanması mümkün değildir.

Zira Sure-i Ali İmran 67 – 68 ci ayet-i kerimelerde:

“İnsanların İbrahim e en yakın olanı, O’na uyanlar
ve Peygambere (Hz.Muhammed’e) iman edenlerdir.”


“İbrahim, ne bir Yahudi, ne de bir Hıristiyan idi;

fakat O, Allah ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi.
Müşriklerden değildi.”

Bu konuda, örnekler çoğaltılabilir.

Tüm bunlar planlı programlı bir eylemin
işlem basamakları gibi görünüyor.
Samimi müminlerin kül yutması mümkün değil de,
bu tür haberleri bir bayram sevinciye yayınlayanları
da Allah-u Teala'ya a havale ediyoruz…

  • Page 1 of 2
  • 1
  • 2
  • »

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><i><b><u><font><img><b>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • You can use BBCode tags in the text.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

Anket

Fitresi verilen herkesin KURBAN da kesmesi gerektiğini biliyor muydun?:

Yemek Tarifleri
Lezzet Vadisi sitemizi favorilerine ekle

Son yorumlar